Türklerin kurduğu en eski devlet olan Hunlar, aynı zamanda Türk askerî teşkilât ve idâreciliğinin de kurucularıdır. Osmanlılar zamânı dâhil olmak üzere, bütün târih boyunca Türk teşkilâtının baş kâidesi olan sağ ve sol ikili nizâm, Hunlar tarafından kurulmuştur. Hun ordusu on bin, bin, yüz ve on kişilik gruplar hâlinde onlu sisteme göre teşkil edilmişti. Keçe çadırları içinde oturuyor ve besledikleri koyun, at ve sığır sürülerinden elde ettikleriyle geçiniyorlardı.

Hunlar, M.Ö. 3. asrın sonlarında, Sarı Irmağının kıvrım yaptığı alana gelerek, Çin içlerine doğru akınlara başladılar. Çinliler, bu Türk kavminin süvârileri karşısında tutunamayıp ağır mağlûbiyetlere uğradılar. Böylece Çin hâkimi olan Ti-şin Hânedânı Çin Seddini tamamlamaya çalıştı.

Türk kavimlerini toplayıp, imparatorluk hâlinde birleştiren ilk büyük Hun Hükümdarı Teoman Yabgu’dur (M.Ö. 220). O zamanlarda Türk hükümdarlarına “Yabgu” deniliyordu. Teoman Yabgu’dan sonra Hun tahtına oğlu Mete Yabgu geçti. Mete zamanında yapılan fetihlerle Hun İmparatorluğunun toprakları Hazar Denizinden Japon Denizine kadar uzadı. Bu topraklarda çeşitli Türk kavimlerinin yanısıra diğer Altaylı kavimler de yaşıyordu. Mete devri, Hun imparatorluğunun en parlak devri oldu (M.Ö. 209-174).

Mete’den sonra gelen Yabgular zamânında Çinlilerle ilişkiler arttı. Özellikle evlenme yoluyla Türk ve Çin hükümdar âileleri arasında yakınlıklar doğdu. Bu yakınlıklar ise Hunların iç işleri bakımından birçok karışıklıklara yolaçtı. Buna rağmen Hun İmparatorluğu M.Ö. 1. yüzyıla kadar üstünlüğünü devam ettirdi. Bu yüzyılda ise Türk beyleri arasında taht kavgaları gittikçe arttı. Çinliler de bu kavgalardan faydalanarak Türkleri zayıflatmayı bildiler. Neticede Hunlar Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Bunlara Güney ve Kuzey Hunları da denir. M.S. 3. yüzyılın başlarında başka bir Türk kavmi olan Siyerpiler Hunlarla iktidar mücâdelesine giriştiler. Sonunda Moğolların ve bâzı Türk boylarının da yardımıyla Hunların hâkimiyetine son verdiler. Büyük Hun İmparatorluğu târihte bilinen eski imparatorlukların en büyüğüydü.

Siyerpilerle yaptıkları savaşları kaybettikten ve Asya’daki Büyük Hun İmparatorluğu dağıldıktan sonra Hunların bir kısmı Dinyeper Nehriyle Aral Gölü doğusu arasındaki bölgeye yerleştiler ve dördüncü yüzyılın ortalarına kadar orada yaşadılar. Çin’den gelen Hun kütleleriyle çoğalan ve uzunca bir müddet sâkin bir hayat yaşamak sûretiyle güçleri artan bu Hunlar, iklim değişikliği ve geçim şartlarının bozulması sebebiyle bu târihten îtibâren Batıya göç etmeye başladılar. O târihlerde Karadeniz kuzeyindeki düzlükler bir Germen kavmi olan Gotların işgali altındaydı. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Gotları (Ostrogot), onun batısında ise, Batı Gotları (Vizigot) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya’da Gipidler bugünkü Macaristan’da Tisa Nehri havalisinde Vandallar vardı. Hun Başbuğu Balamir’in idâresinde hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve gelişmiş bir süvâri taktiğiyle hareket eden Hunlar önce Doğu sonra da Batı Gotlarla karşılaştı. Yerlerinden kopan bu kavimler batıya doğru hızla akarak Roma İmparatorluğu topraklarını, Kuzey Karadeniz’den İspanya’ya kadar her tarafı alt üst ettiler. Böylece Avrupa’nın etnik manzarasını değiştiren ve târihte Kavimler Göçü denilen hâdise meydana geldi. Âni ve şiddetli Hun darbelerinin, beklenmedik şekilde ortaya çıkan Hun akıncı birliklerinin Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet, batı dünyâsında büyük akisler yaptı. Hunlar aleyhine Lâtin ve Grek kaynaklarından inanılmaz rivâyet ve hikâyelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep oldu.

Hunlar, 378 yılı baharında Tuna’yı geçtiler ve Romalılardan mukâvemet görmeksizin Trakya’ya kadar ilerlediler. Bu arada daha büyük bir Hun kütlesi Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yöneldi. Bu ikinci akıncı kolu Güney Anadolu’dan Suriye’nin Akdeniz kıyılarına ve Kudüs’e kadar yıldırım hızıyla ilerledi. Sonbaharda aynı yoldan Âzerbaycan’a döndü. Batıda ise Balamir’in oğlu Ildız’ın komutasındaki Hun süvâri birlikleri Bizans İmparatorluğunu barışa zorladı. Ildız’dan sonra Hun tahtına geçen Karaton ve Rua zamanlarında da Bizanslılar Hunlara vergi ödedi. Rua’nın 434’te ölmesi üzerine devletin başına Attila geçti. Attila’nın döneminde Hunların hâkimiyeti Volga Nehrinin doğusundan bugünkü Fransa’ya kadar uzadı. İdâreleri altında çeşitli Türk boyları da dâhil olmak üzere kırk beş kavim yaşıyordu. Bunların çoğu şimdiki Avrupa milletlerinin dedeleridir. Bizans, Hunlara verdiği vergiyi üç katına çıkardı. Attila, 451’de Hıristiyan dünyâsının merkezini zaptetmek üzere 100.000 kişilik ordusuyla Roma önüne geldi. Ancak Attila’nın önünde diz çöken ve Roma’nın kendisine boyun eğdiğini bildiren papa, şehrin kurtarılmasını sağladı.

Attila’nın ölümünden sonra tahta çıkan oğulları İlek, Dengizik ve İrnek dönemlerinde Hun birliği parçalandı. Ayaklanan Germen kavimleriyle yapılan savaşlar Hunları yordu. Neticede Orta Avrupa’da tutunmanın zorluğunu gören İrnek, Hunların büyük kısmı ile Bizanstan geçiş müsâdesi alarak Karadeniz’in batı kıyılarına döndü. İrnek idâresindeki Hunların, önce güney Rusya düzlüklerinde görülen, sonra Balkanlarda ve Orta Avrupa’da birer devlet kuran Bulgarlarla Macarların teşekkülünde büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Geleneklere göre Bulgar Türk Devleti’nin kurucusu Dulo Sülâlesiyle Macar kabilelerini Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad Hânedanı İrnek’i ata tanımaktadırlar.

Hunların büyük kısmı Volga’dan batıya geçerken onlardan bir kısmı olduğu ileri sürülen Ak Hunlar 4. yüzyılda Batı Türkistan’a göçerek burada Ak Hun Devletini kurmuşlardı. Ak Hunlar, 441 senesinde Semerkand, Buhârâ ve Belh çevresini ele geçirerek, İran Sasânî Devletiyle komşu oldular. Bir süre sonra Horasan’a sefer düzenleyen Türkler, Sâsânî hükümdârı Şehinşâh Firûz’u mağlup ettiler. Ak Hunlar bu parlak zaferden sonra tam bir asır Türkistan ve Afganistan’ın kudretli hâkimi olarak hüküm sürdüler. Altıncı asrın başlarında Ak Hunlar ülkelerini Göktürklere bırakmak mecbûriyetinde kalarak onların tâbiiyyeti altına girdiler.

M.S. 3. yüzyıl başlarında Türklerin Tabgaç Hânedanı Kuzey Çin’de kudretli bir siyâsî teşekkül meydana getirerek Asya Hunlarının yerini aldı. Tabgaç hâkimiyeti hükümdar Kuei zamânında (385-409) Pekin’e kadar uzadı. Bu durum Tabgaçların Çin’le çok fazla yakınlık kurmalarına ve onların hayatlarına alışmalarına yol açtı. O kadar ki, bâzı Tabgaç yabguları Çinlilere hayranlıkları yüzünden kendi halklarını ve kültürlerini hor gördüler. Bu durum Tabgaçların Çin kültürü ve Çin kalabalığı içinde eriyip gitmelerine sebep oldu. Onların yerine dördüncü asrın sonunda iktidar Avar Hânedanının eline geçti.

Avar Türkleri önceleri Hun ve Tabgaç Hânedanlarının hâkimiyeti altında yaşıyorlardı. Tabgaç iktidarının zayıflamasıyla Orta Asya hâkimiyetini ele geçiren Avar Hânedanı, 4. yüzyıl sonundan 6. yüzyıl ortasına kadar devam etti. Avar Kağanları hem doğuda, hem batıda fetihler yapmışlar, esas olarak Çin’le uğraşmışlardır. Avar Devleti, Onabay Kağan zamânında Göktürklerin isyanı üzerine yıkıldı (552). Göktürkler karşısında uğranılan başarısızlık üzerine Avar kütleleri batıya doğru çekildiler.

558 yılında Sabar hâkimiyetini yıkıp, Kafkaslara doğru ilerlediler. Buradaki İranlı Alanları hâkimiyetleri altına aldıktan sonra Bizans’a elçi göndererek yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri arâzi istediler. Bu arada Dalmaçya’da ve Balkanlarda geniş çaplı bir fütuhât hareketine giriştiler. Bizans İmparatoru Avar akınını durdurmak maksadıyla Aşağı Tuna havzasında, başta Antlar olmak üzere bâzı slav ülkelerinde bir set kurmaya çalıştı. Fakat 562’de bu engeli rahatlıkla aşan Avarlar Bizansla sınırdaş oldular. Avrupa içlerine geniş akınlarda bulundular. Bizans İmparatorunun vergi ödememesi üzerine Orta Karpatlara girdiler. 568’de Bugünkü Macaristan’ı tamâmen hâkimiyetleri altına aldılar. Böylece Orta Avrupa’da Büyük Avar İmparatorluğu kuruldu. Devletin sınırları Elbe Vâdisi ve Alp Dağlarından Don Nehrine kadar uzanıyordu.

Avar Hakanlığının 200 yıl kadar süren hâkimiyeti devrinde en mühim askerî teşebbüsleri, İstanbul’u kuşatmalarıdır. 619 ve 626 yıllarında iki defâ olmak üzere Sasânilerle ortak yapılan bu kuşatmalar çok şiddetli geçti. Surlar önünde çarpışmalar günlerce sürdü. Ancak Avar ordusu kuşatmadan, donanması olmadığı için bir netice alamadı. Güç şartlar altında çekilmek zorunda kaldı. Avarların, Bizans başşehrinde büyük heyecan uyandıran bilhassa ikinci harekâtı târihî bir takım hâtıralar da bıraktı. Avarların çekildiği gün Bizansta bayram îlân edildi ve kiliselerde âyinler asırlarca devam etti. Diğer taraftan İstanbul kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması Avar Hâkanlığının îtibârını sarstı. Tâbi kavimler baş kaldırmaya ve dağılmaya başladılar. Uzun mücâdeleler neticesinde, Balkanlar Bulgarlara, Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Islav kabilelerine, Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terk edildi. Zayıflayıp küçülmesine rağmen Avar Hakanlığı yaklaşık 170 yıl daha varlığını korudu. Fakat 791’den îtibâren Frank İmparatorluğunun amansız hücumları sonunda tamâmen ortadan kalktı (805). Parçalanan Avar grupları Şarkî Macaristan ve Balkanlara dağılıp kısa zamanda Hıristiyanlaşarak ve dillerini unutarak yerli halk içinde eridi.

Türk sözünü ilk defâ resmî devlet adı olarak kullanan ve onu bütün bir millete ad vermek şerefini kazanan Göktürk Kağanlığı Doğu Sibirya’daki Yakut Türkleriyle batıdaki Oğur (Bulgar) Türklerinin bir kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kütleleri kendi idârelerinde birleştirdiler.

Göktürklerin, târih sahnesine çıktıkları sıralarda Altay Dağlarının doğu eteklerinde toplu bir halde an’anevî sanatları olan demircilikle uğraştıkları ve Juan-juan Devletine silah imâl ettikleri bilinmektedir. 552’de Juan-Juan Devletinin çökmesi üzerine Göktürklerin boy beyi Uluğ Yabgu’nun oğlu Bumin ve İstemi Kağanlar Ötüken merkez olmak üzere devleti kurdular. Avar Kağanlığını yıktılar. Bumin Kağan, devletin doğu bölgesine, İstemi Kağan’da batı bölgesine hükümdar oldu.

Doğu Göktürkler siyâsî bakımdan hep Çin’le karşı karşıya geldiler. Çin’le sık sık savaşlar yapılıyor, sonra arası uzun sürmeyen barış dönemleri geliyordu. Doğu Göktürk Devletinin başına Bumin kağandan sonra sırasıyla İstemi Kağan, Kara Kağan, Muskan Kağan, Tapo Kağan, İşbara Kağan, Çur Bağa Kağan, Tulan Kağan, Bilge Tardu Kağan, Türe Kağan, Şipi Kağan, Çuluk Kağan ve Kara Kağan Göktürk tahtına geçtiler. Bu Göktürk kağanları da önceki Türk hükümdarları gibi Çinli prenseslerle evleniyorlardı. Çinliler ise zaman zaman gönderdikleri diplomatlar, zaman zaman da bu Çinli hâtunlar sâyesinde Göktürk ülkesinde siyâsî karışıklıklar ve parçalanmalar meydana getirebiliyordu. Nitekim Çinli İçing Hâtunla evlenen Kara Kağan onun tesirinde kalarak Çin’e savaş açtı (630). Yapılan savaşlardan birinde Kara Kağan esir düştü ve Türkler Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kaldılar.

Göktürklerin en buhranlı döneminde açılan bu savaş Kara Kağan ve on binlerce Türk’ün esâreti ve devletin yıkılmasıyla neticelendi.

582’de Doğu Göktürk Hakanlığından kesin olarak ayrılan Ötüken, Batı Moğolistan, Aral Gölü havâlisi, Kaşgar, Mâverâünnehr ve Merv’e kadar Horasan sahaları üzerinde hâkim bulunan Batı Göktürk Kağanlığının hâkimiyeti de uzun sürmedi. Tardu Kağan’dan sonra ülke şehzadeler arasında taht kavgalarına sahne oldu. Nihâyet 630 yılı Doğu Göktürklerin olduğu gibi Batılıların da Çin hâkimiyeti altına girdiği bir devir oldu.

630-680 arasındaki 50 yıllık zaman Göktürklerin istiklallerini kaybettikleri bir matem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya’da millet olarak Türkler varlıklarını, dil, inanç ve geleneklerini muhâfaza etmişlerse de, müstakil bir devletten mahrumiyet Göktürkler için haysiyet kırıcı bir ıstırap kaynağıydı. Kitâbelerden anlaşıldığına göre Göktürkleri bu felâkete düşüren sebepler üç noktada toplanmaktadır:

1. Sonra gelen devlet adamlarının kötü idâresi: “Kağan bilge imiş, cesur imiş; buyrukları bilge imiş, cesur imiş. Beyleri de kavmi de iyi imiş, böylece ülkeyi tutup töreye göre tanzim etmişler. Sonra kardeşler, oğullar kağan olmuş, küçük kardeş büyük kardeş gibi olmadığı, oğul babası gibi olmadığı için bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar, buyrukları da bilgisiz fenâ imişler... Türk beyler, Türk adını atmışlar, Çin beylerinin adlarını almışlar, Çin hâkanına boyun eğmişler, elli yıl işlerini güçlerini ona vermişler.”

2. Türk kavminin yanlış tutum ve davranışı: “Türk budunu... Sen aç olduğun zaman tokluğunu düşünemezsin, tok olduğun zaman açlık nedir bilmezsin. Bu sebeple hâkanın iyi sözlerine kulak vermedin, yurdundan ayrıldın, harap bitkin düştün. Müstakil hanlığına karşı kendin yanıldın. Doğuya gittin, batıya gittin, kutlu yurt Ötüken’i terk ederek gittiğin yerlerde ne yaptın? Su gibi kan akıttın. Kemiklerin dağlar gibi yığıldı. Türk budunu kendi hâkanını, bıraktı hüküm altına girdi. Hüküm altına giren Türk budunu öldü, mahvoldu.”

3. Çinlilerin bölücü ve yıkıcı propagandası: “Çin kavminin sözü tatlı, hediyesi güzel imiş. Tatlı sözü, güzel hediyesi uzak kavimleri yaklaştırır imiş. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmış. İyi, bilge kişiyi yürütmez imiş. Onun tatlı sözüne ve güzel hediyesine kapılan çok Türk kavmi öldü.”

Millet kendisine de şöyle sesleniyordu: “Ülkeli bir kavim idim, şimdi ülkem nerede? Hakanlı bir kavimdim, hakanım nerede? Bu düşünceler içindeki Türk prensleri zaman zaman ihtilâl teşebbüslerinde bulundularsa da hepsi kanlı bir biçimde bastırıldı. Bu hareketler arasında en çok hayret verici olanı 639 yılında Kürşad’ın ihtilâl teşebbüsüdür. T’ang imparatorunun saray muhâfız kıtası subaylarından olan Göktürk prensi Kürşad, Türk Devletini ihya etmek için 39 arkadaşı ile gizlice anlaştı. Bâzı geceler şehirde dolaşmaya çıkan İmparator yakalanarak kaçırılacaktı. Fakat plânın tatbik edileceği gece ansızın patlayan fırtına yüzünden imparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini mahzurlu gören Kürşad ve arkadaşları bu defâ doğruca saraya yürüdüler. 40 Türk, sarayı ele geçirip başşehre hâkim olmayı düşünüyorlardı. Yüzlerce muhâfız telef edildiyse de dışarıdan sevk edilen orduyla başa çıkılamadı. Bunun üzerine saray ordularından seçme atları alarak Vey Irmağına doğru çekildiler. Ancak fırtına ve sel, köprüleri de yıkıp götürmüştü. Irmak kenarında Çin ordusuyla savaşa tutuşan Kürşad ve arkadaşları birer birer ecel şerbetini içerek bu dünyâdan göçtüler.

Kürşad liderliğindeki kırk yiğit başarısız kaldılarsa da Türk milletinin kalbinde sönmez bir istiklâl ateşini tutuşturdular. Onlardan sonra bu ateşle yanan Türkler her fırsatta baş kaldırdılar. Birkaç defâ daha başarısız ihtilal teşebbüsünden sonra, nihâyet 682 yılında Kutluğ Şad, etrâfına topladığı Türklerle istiklâlini îlân etti. Dağılmış boyları bir araya topladı. Bu sebeple İlteriş ünvânını aldı. Çinli bir prensesle değil bir Türk kızıyla evlendi. Bilge Han ve Kültigin adında iki oğlu oldu. Kutluğ ölünce yerine kardeşi Kapağan Han kağan oldu. 22 yıl saltanat süren Kapağan Kağanın ölümünden sonra memleket karışıklıklar içinde kaldı. Bunun üzerine İlteriş Kutluğ Kağanın oğulları Bilge Han ile Kültigin birleşerek idâreyi ele aldılar. Bilge Han kağan, Kültigin ise ordu kumandanı oldu. Böylece Türk târihinde ilk defâ iki kardeş devlet idâresinde birlikte hareket etmiş ve hiçbir kıskançlık duymadan birbirlerine yardım etmiş oluyorlardı. Bilge Kağan ile Kültigin iç ve dış bütün tehlike ve tehditleri ortadan kaldırdılar. Başkaldıran herkese boyun eğdirdiler. Ülkenin, milletin ve devletin birliği sağlandı.

Göktürkler devrinin en önemli eseri Orhun Âbideleri’dir. Göktürk yazısı ile yazılan üç âbide 725-735 seneleri arasında diktirilmiştir. Burada, Bilge Kağan ile kardeşi başkumandan Kültigin’in ve Bilge Kağanın kayınpederi olan Vezir Bilge Tonyukuk’un bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifâdeleri istenir. Ayrıca istiklâl fikri verilir. 745’te Göktürklerin yıkılması üzerine, Uygur Hânedânı Büyük Türk Hâkanlığı tahtına geçti. Uygurlar devrinde Türkistan tamâmen Türkleşti ve İranlı unsurlar dillerini bırakarak eridi. Bir kısmı da batıya çekildi. 840’ta kuzeyden gelen Kırgızlar, Uygurları bugünkü Moğolistan’dan sürünce, Doğu Türkistan’a yerleştiler. İlk Uygur hâkânı olan Kutluğ Bilge Kül Kağan, atalarının inancındaydı.

Uygurlar devrinde Türklük bir din arayışı içine girdi. Aralarında; Maniheizm, Budizm, hattâ Hıristiyanlık yayıldı. Bu devirde Türkler, yerleşik medeniyete geçerek, Doğu Türkistan’da pekçok şehir kurdular ve kurulu şehirleri genişlettiler. Uygur alfâbesiyle binlerce eser tercüme edildi. Kâğıt ve matbaa kullandıkları için bâzı kitapları günümüze kadar ulaşan Uygurlar, bugünkü Moğolistan’ı kaybettikten sonra imparatorluk olmaktan çıktılar. Türkistan ve Kansu’da yaşayan bir Türk hânedânıyken 840’da Karahanlı hâkimiyetine girdiler.

468’den 965’e kadar diğer bir Türk kavmi olan Hazarlar, Kuzey Karadeniz ve Kafkasya’da kudretli, yüksek kültürlü bir hâkanlık kurdular. Bir kısmı Müslüman olan Hazarların kağan denen hâkanları daha çok Mûsevî dînine girdiler ve bu dîne giren yegâne Türk kitlesini teşkil ettiler.

Diğer taraftan Avarlardan sonra onuncu asırda Peçenekler, Balkanlar ve Karadeniz’in kuzeyinde kudretli bir devlet kurdular. Peçenekleri tâkiben, Uzlar ve Kıpçaklar Avrupa’ya yerleşerek, Balkanlarda bir müddet hâkimiyet sürdükten sonra Hıristiyan olup, Slavlaşarak Türklüklerini kaybettiler.

Sekizinci asırla 13. asır arasında yaşıyan en tanınmış Türk kavimleri; Uygurlar, Kırgızlar, Kıpçaklar, Karluklar, Peçenekler ve Oğuzlardı. Uygurlar, Göktürkler zamânında Altay Dağlarının kuzey doğusunda yaşıyorlardı. 745’te Göktürk Hanedânına son vererek kendi hânedânlıklarını kurdular. Göktürkler zamânında Baykal Gölü ile Yenisey arasındaki Sayan Dağları havâlisinde yaşıyan Kırgızlar, daha ziyâde mâvi gözlü ve sarışın idiler. Dokuzuncu ve onuncu asırda Müslüman tüccârlar vâsıtasıyla İslâmiyeti kabul ettiler. Kıpçaklar, Büyük Kıymek kavminin en önemli koluydu. On birinci asrın ikinci yarısında Sirderya Irmağının kuzeyindeki bozkırın önemli kısmına hâkim oldular. Moğol istilâsı sırasında esir alınan genç Kıpçak Türkleri İslâm ülkelerine satılmıştır. Bunlar; Bağdat Abbâsî halîfeleri, Türkiye Selçukluları ve Eyyûbîlerin hassa ordularında hizmet etmişler ve 1250 yılında Mısır’da asırlarca devâm edecek olan Memlûk Devletini kurmuşlardır.

Karluklar, Göktürk imparatorluğuna dâhil en önemli Türk kavimlerinden birisiydi. Göktürkler zamânında Balkaş Gölünün doğu kıyıları ile Kara İrtiş Irmağı kıyılarında oturuyorlardı. Dokuzuncu asrın ortalarından 13. asra kadarCeyhun ve Tarım Irmağı ve Balkaş Gölü arasındaki Türk ülkelerini idâre eden Karahanlı Hânedânı Karluk kavmindendir. Oğuzlar, Türk câmiasının belkemiğini teşkil eden mühim ve en büyük koldur. Târihteki en büyük ve en muhteşem devletleri onlar kurdular. Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar, Oğuzların birer koluydu.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi Cilt 19

Makaleyi paylaş

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn