İlk Müslüman Türk devletlerinden olan Karahanlılarda, ülkenin doğusunu idâre eden büyük hâkâna Arslan Han adı verilirdi. Onun hâkimiyeti altında batı bölgelerini Buğra ünvânını taşıyan diğer bir han idâre etmekteydi. Sonra devlet merkezinde hâkanlara vekâlet eden, Erkan, Sağun gibi ünvânlar alan İligler ve Tekin diye anılan şehzâdeler geliyordu. Ayrıca bir danışma kurulu vardı.

Hükümdârlığı halîfe tarafından tasdîk edilen Gazne hükümdârı Mahmûd, sultan ünvânını ilk defâ kullanan hükümdâr olarak bilinir. Daha sonra bu ünvân bütün İslâm devlet başkanları tarafından kullanılmıştır. Anadolu Türkmen beyliklerinde, atabeyliklerde de sultan ünvânı kullanılmıştır. İslâmiyette devlet başkanı olan halîfe, Allah’ın elçisi olan Peygamberimize vekillik ettiği için bütün Müslümanların başıydı. O, insanların dünyâ ve âhiret bütün işleri dâhil İslâmiyetin emir ve yasaklarını yerine getirmekle mesûldü. Türk cihan hâkimiyeti düşüncesi, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar dünyânın Türk hükümdârları tarafından idâre edilmesi gerektiği esâsına dayanıyordu. On birinci asır yazarlarından Kaşgarlı Mahmûd şöyle demektedir: “Allah, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki dâirelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrâfında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır.”

Oğuz destânındaki ok motifi, Göktürk kitâbelerinde zaptı düşünülen istikâmetlere önceden prenslerin tâyin edilmesi, Türk kültüründeki cihân hâkimiyeti ülküsünün işâretiydi. Selçuklular Dandanakan Savaşının hemen arkasından bir savaş meclisi toplamışlar ve burada fütûhat yönlerini ve vazife alacak başbuğları kararlaştırmışlardır. Malazgirt Muhârebesi ve Anadolu’nun fethi de, cihân hâkimiyeti ülküsünün bir sonucu idi.

Türk sultanları topluluklar arasında sosyal, kültürel, dînî müsâmaha bakımından herhangi bir fark kabul etmemişler, herkese eşit hak ve adâlet tanımışlardır. İslâmî Türk devletlerinde çeşitli boylara mensup, türlü diller konuşan ve ayrı dinlere mensup olanların kültürlerine dokunulmamıştır. Bu prensip, Osmanlı devrinde de devâm etmiştir. Türklerin İslâm kültürünü tam anlamıyla benimsemeleri netîcesinde, İslâmiyet, Türkler için başlıca dayanak hâline gelmiştir. Haçlı orduları Hıristiyanlık dâvâsıyla harekete geçerek İslâm ülkelerini ağır tehdit altına aldıkları zaman ve daha sonra, asırlarca süren bu batılı zihniyet karşısında Türkler için İslâm inanç ve hissi en büyük güç kaynağı oldu. Böylece Türklüğü yükseltmek ve İslâmiyeti yüceltmek düşüncesi, fütûhâtı Hıristiyan dünyâsına dönük Osmanlı Devletinde, en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Müslüman-Türk devletlerinde, kendilerine bir bölgenin idâresi verilen hânedân üyeleri, melik diye anılırdı. Bunlar, yarı müstakil bir sûrette hareket ederlerdi. Bulundukları bölgede asıl devlet merkezindekine benzer bir dîvân kuruluşuna da sâhiptiler. Ayrıca vezir ve askerî kuvvetleri vardı. Halîfe, sultan ve kendi adlarına hutbe okuturlar, bağlı olarak para bastırırlardı. Bu melikler, merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidârı tanırlardı. Siyâsî temasları veya giriştikleri savaşları asıl devletin ana siyâseti çerçevesinde yürütürlerdi. Ancak melik olmak, ülkenin bir parçasını şahsî mülk hâline getirmek ve onu kendi keyfine göre idâre etmek değildi.

Hükümdârın vefâtı veya şiddetli bir dış istilâ gibi hâdiseler netîcesi, merkezde iktidâr boşluğu olunca, devlet bütünlüğü bozulmaya yüz tutar, iktidâra sâhip olmak için şehzâdeler birbiriyle mücâdeleye girişirlerdi. Bu durum, Selçuklu Devletinin daha uzun ömürlü olmasını önlemiştir. Ancak Osmanlılar, bunu göz önüne alarak hâkimiyetin bölünmemesi prensibini gerçekleştirip devleti altı asırdan fazla ayakta tutabilmişlerdir. Aynı husus Göktürklerde, İlteriş Kağan ile kardeşi Kapağan Kağan’ın çocukları arasında da görülmüştür.

Büyük Selçuklu Devleti zamânında, İslâm medeniyeti çok yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Selçuklu sultanları, devleti adâletle idâre etmeye büyük önem verirler ve devletin devâmını bunda görürlerdi. Sultanlar, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenlerini ve kumandanları kabul ederlerdi. Halkın şikâyetlerini dinler, devlete karşı işlenen suçlara bakan yüksek mahkemeye başkanlık yaparlardı. Saray teşkilâtı doğrudan doğruya sultânın şahsına bağlıydı ve vazifelilerin hepsi onun en güvenilir adamları arasından seçilirdi.

Türkler, devlet kurdukları zaman Ortadoğudaki kültür çevresinin en önemli unsuru şüphesiz din idi. İslâmî emirlerden biri de bu dîni yaymaktı. Aslında cihâd inancı Türklerin fetih düşüncelerine de uygun düşüyordu. Bu bakımdan İslâmiyet uğruna mücâdeleye girişen Karahanlılar, Mâverâünnehr’deki eski kültür merkezleri Buhârâ ve Semerkant’ta yaptıkları gibi daha doğuda Balasagun ve Kaşgar’da İslâmiyeti yaygınlaştıran müesseseler meydana getirmişlerdi. İç Asya’nın dağlık bölgelerinden gelen Türklere Müslüman olmaları için hânlık arâzisinde yer verilmişti. Karahanlı idârecileri, en çok Uygurların Müslüman olmasını hedef almışlardı. Maniheist ve Budist olan bu Türk topluluğunun İslâmiyete kazandırılmasını istiyorlardı.

Gaznelilerde devlet-halk birliğini sağlayan ilk unsur İslâmiyetti. Gazneliler, Afganlılar ve Gurlularla çetin muhârebelere girişerek, onları İslâmiyete kazandırmaya çalışıyorlardı. Müslümanlık, Sultan Mahmûd’un oğulları ve Delhi sultanları vâsıtasıyla daha da yaygınlaştırılmıştı. Anadolu’nun fethinde tam bir cihâd havâsına girilmişti. Bizans topraklarının kurtarılması gerektiği yolundaki İslâm dünyâsındaki mevcut umûmî kanâat, Türk başbuğlarına kuvvetli bir mânevî destek sağlamıştır. Böylece gelişen İslâmiyet ve Türklük birliği şuûru, Haçlıların bütün gayretlerini boşa çıkardı. Moğol istilâsına karşı da aynı îmân gücüyle karşı koyuldu.

Müslüman-Türk devletleri, Ehl-i sünnet inancına sâhiptiler. İslâm dünyâsında Türkler, esâsı Eshâb-ı kirâm düşmanlığına dayanan Râfızîlik inancına düşen İranlılarla çok uğraşmışlardır. Daha ilk ortaya çıktığı andan îtibâren siyâsî bir nitelik almış olan Râfızîlik, 11. asırda Mısır’daki Fâtımî Devleti tarafından, Ehl-i sünnet İslâm memleketlerini karışıklığa düşürmek için, kuvvetli bir propaganda silâhı olarak kullanılıyordu. Büveyhîler, Fâtımîlerle sıkı münâsebet hâlindeydi. O zamanki İran’ın hemen her tarafında çeşitli isimler altında pekçok Râfızî görüş türemişti. Hâlbuki Türk sultanlarının vazifesi siyâsî birlik yanında mânevî birliği de kurup yaşatmaktı. Selçuklular devrinde bu durum, doğru bir inanç bayrağı altında toplamak şeklinde düzenlenmişti. Râfızî-Fâtımî ve yine Râfızî-Büveyhî devletinin yıkıcı propagandalarından memleketi kurtarmak isteyen Sultan Alparslan, Bağdat gibi önemli merkezlerde kurduğu medreseler vâsıtasıyla Ehl-i sünnet îtikâdının doğru olarak öğretilmesine çalıştı. Selçuklular, ayrıca yine Fâtımîler tarafından desteklenen Bâtınîlerle uğraşmak zorunda kalmışlardır.

Selçukluların bu siyâseti, Eyyûbîler tarafından da tâkip edildi. Mısır Memlûk Sultanları, Delhi Türk Sultanlığı, Türkmen beylikleri, Atabeylikler, Tîmûrlular ve Akkoyunlular da aynı yolda yürüdüler. Fakat bu muazzam siyâset, Moğol istilâsıyla ağır bir darbe yemiş, Orta Doğuyu işgâl hareketine katılan Moğol idârecileri ve kitlelerin büyük çoğunluğu putperest ve kısmen Hıristiyan olduklarından, Müslümanlara hiç bir din hürriyeti tanınmamıştır. Ayrıca Moğollar, İslâm dünyâsında, kendi hâkimiyetleri uğruna din adamlarına ve halka büyük zulüm ve işkence yapmışlardır.

Müslüman-Türk devletlerinde din ve fen ilimlerinin gelişmesi için çok gayret sarf edilmişti. Gazne, Delhi kültür çevresinde tanınmış Türk âlimleri yetişmişti. Türk hâkimiyeti devrinde büyük-fıkıh, hadis, kelâm, tefsir ve fen âlimleri yetişti. On birinci asırda Hemedânî, Şihristânî, Begâvî; Harezmşâhlar zamânında, Zemahşerî, Fahrüddîn-i Râzî; Eyyûbîler devrinde Âmidî, ilim ve fikir hayâtında büyük eserler ortaya koymuşlardır. Sonraki asırlarda Kâdı Beydâvî, Urmevî, Kutbeddîn Şîrâzî, Tasavvufta; Ahmed-i Yesevî, Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî, Süleymân Ata, Ubeydullah-ı Ahrâr gibi büyükler, hep Türk hâkimiyeti döneminde yetişmişlerdir.

Müsbet ilimler sâhasında da büyük ilerlemeler kaydedildi. Trigonometrinin kurucularından Bîrûnî ile İbn-i Türk, matematik ilminin doğudaki başlıca temsilcileri oldular. Çeşitli ilim dallarında yüz ondan fazla eser yazan Bîrûnî, Gazne sarayında yaşamış ve Sultan Mahmûd’un Hind Seferine katılmıştı. Matematik, coğrafya, jeoloji, jeodezi, astronomi ve trigonometrik meselelere dâir eserler yazan bu büyük âlim, ilim târihinin dâhilerinden kabul edilmektedir.

Karahanlılar devri manzum ve Türkçe bir eser olan Kutadgu Bilig, Türk devlet düşüncesi, kânun anlayışı, hâkimiyet telakkisi ve siyâsî görüşleri bakımından şâheserdir. 1060 yılında Balasagunlu Yûsuf Has Hâcib’in, Kaşgar’da yazarak Buğra Hana sunduğu, Uygur ve İslâmî Türk yazısı ile nüshaları bulunan bu eser, İslâmî devrin ilk âbidelerindendir.

Selçuklular devrinde eğitim ve öğretim en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu dönemde sultanlar, devlet adamları, hâtunlar ve tabiplerin gayretleriyle yeni müesseseler kurularak, her biri tıp fakültesi mâhiyetinde Kayseri, Sivas, Konya-Divriği, Çankırı ve Kastamonu’da hastahâneler ve medreseler yapılmıştır.

Müslüman-Türk devletlerinde, büyük kısmı şâheser sayılacak derecede; mîmârî, kitâbe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim gibi mükemmel sanat eserleri yapılmıştır. Asya içlerinden Akdeniz’e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır’a kadar uzanan geniş sâhada o devrin Türk devletlerinden kalma saray, câmi, mescit, imâret, han, hamam, dârüşşifâ, medrese, hânekâh, türbe, künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur ve mezâr sandukası gibi binlerce sanat eseri günümüze kadar gelmiştir. Bunlar arasında mîmârî eserlerin çoğunda; çini kaplı, renkli yazılı ince tezyinât yer alırdı. Türkler bu çağda sanat dünyâsına önemli yenilikler getirmişlerdir. Medrese ve medrese-câmi mîmârîsi, çift kubbe inşâatı, silindir biçiminde bâzan yivli yüksek ince minâre tipi, demet sütûn, sivri kemer, pencerelerin katlar hâlinde sıralanması, kubbe yapımında Türk üçgenleri, dikdörtgen veya beş köşeli mihraplar bunların belli başlılarındandır. Yazı, minyatür, tezhib ve süslemede büyük hamleler olmuştur. Taş işçiliği, kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam yapımı, seramik, dokumacılık, halıcılıkla döküm sanatının en zarîf örnekleri verilmiştir. Bunların taşınabilir olanları hâlâ Türk ve dünyâ müzelerinin gözde eserleri durumundadır. Taşınamaz olanları ise, Türkün ayak bastığı her yere açıkhava müzesi manzarası verir.

Karahanlılarda halk dili ve edebî dil Türkçeydi. Gazneli ve Harezmşâhlar sarayında Türkçe konuşulurdu. Delhi Türk Sultanlığında idâreci tabaka ve ordu mensupları da Türkçe konuşuyordu. Selçuklularda da böyleydi, halkın ekseriyetiyle ordunun dili Türkçeydi. Bu devletlerde resmî yazışmaların Farsça ve Arapça olması veya ilmî eserlerin bu dillerde yazılması İslâm dünyâsının ortak dili olmasından doğuyordu.

Müslüman-Türk devletlerinde Türkçenin önemini gösteren vesîkalardan biri, 11. asırda Kaşgarlı Mahmûd tarafından Bağdat’ta yazılan Dîvânü Lügat-it-Türk’tür. Müellif, bu eserini Türk olmayanların Türkçe öğrenmek ihtiyâcını karşılamak üzere yazdığını kaydetmektedir. Selçuklu teşkilâtında çok önemli yeri bulunan Atabeglik müessesesi, Türklerin İslâm dünyâsına getirdiği bir yenilikti. Osmanlılarda bunlara Lala denmiştir.

Üç kıtanın ortasında ve iç denizler üzerinde kurulan Osmanlı Devleti, Türk milletinin en büyük eserini, Türk, İslâm ve cihân hâkimiyeti târihinin de en yüksek siyâsî teşkilâtını temsil eder. Osmanlı Devleti siyâsî istikrârı, sosyal adâleti ve bünyesinin sağlamlığı, kavimler ve dinler arasında kurduğu âhengi Nizâm-ı âlem şuur ve irâdesiyle çok yüksek ve ince idâre sistemi, kudretli ordusu, yüksek askerî tekniği, geniş hukûkî faâliyetleri ve nihâyet edebiyât, sanat ve mîmârîde vücûda getirdiği ihtişamlı eserleriyle de târihte müstesnâ mevkiini almıştır. Osmanlı devri, bu azâmeti, hiçbir devlete nasip olmayan, zengin yerli ve yabancı târih kaynakları, muazzam arşivleriyle çok geniş bir şekilde tedkik imkânlarını bahşetmektedir.

Osmanlılarda eğitim ve öğretim her seviyede yapılırdı. Sibyan mektebinden üniversite mâhiyetindeki dârülfünûn ve medreseyle medrese-i mütehassısîn denilen ihtisâs müesseselerine kadar geniş bir teşkilât vardı. Osmanlı eğitim sistemi, İslâm terbiyesi ve örfe göreydi. Öğretimde İslâmî esaslar temel alındığından ve her Müslüman Kur’ân-ı kerîm okumasını bildiğinden, Osmanlıca da Kur’ân-ı kerîm harfleri ve ilâvelerinden meydana geldiğinden, Müslümanlar arasında okuma-yazma nispeti % 100’e yakındı. Gayri müslim tebeadan dağ ve mağaralarda yaşayıp, medeniyeti kabul etmeyen mutaassıplar varsa da, Osmanlı hoşgörüsü bunlara baskı yapmaktan uzaktı. Osmanlının bütün memlekete şâmil eğitim ve öğretim müesseseleri olduğu gibi, gayri müslim ve yabancıların da okulları vardı. Eğitim ve öğretim her devirde yaygın ve mükemmel olmasına rağmen, Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında daha da artıp, mükemmelleşti. Memleketin her köşesine aynı şekilde ve değerde liseler yapıldı. Bunların bâzısı hâlâ açılış günlerinin târihini taşıyan sağlam, eğitim ve öğretim seviyesi yüksek olan Türkiye’nin en meşhur liseleridir. Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde öğrenci-öğretmen ve velî münâsebetleri mükemmel olup, hocaya hürmet gösterilirdi. Hoca da talebesine şefkatle muâmele ederdi. Dînimiz talebeyi sopayla dövmeyi yasak ettiğinden, okullarda falaka ve dayak yoktu.

Osmanlılarda bütün dînî, fennî, sosyal ilimler ve teknik bilgiler, kuruluşundan sonuna kadar her seviyede öğretilip, tatbik edilerek yayıldı. Osmanlı Devletinin kuruluşunda, kurucuların etrâfında Türkiye Selçukluları devrinde yetişen âlim ve velîler vardı. Osman Gâziden Vahideddîn Hana kadar bütün Osmanlı sultanları ilme hizmet edip, âlimlere hürmet göstererek onların teveccühünü kazanmışlardı. Memleketin her tarafında açılan ilim yuvaları ışık ve feyz kaynağı oldu. Osmanlılar devrinde yapılan mektep ve medreselerden, yazılan kitap ve diğer eserlerin bâzılarından imkânlar ölçüsünde hâlâ faydalanılmaktadır. Eserlerin çokluğu ve tasnif edilememesi, eldekilerin toplanamaması, bir kısmının çalınarak Avrupa’ya ve diğer ülkelere kaçırılması, bir kısmının Türkiye toprakları dışında kalması, kültür eserlerimizin Osmanlılar devrinde akıllara durgunluk verecek derecede olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar Osmanlıların ilme ve kültüre verdikleri değeri göstermektedir. Ne yazık ki, Osmanlı Türkçesi de bu eserlere paralellik göstermekte ve kelime hazînesi hâlâ bilinmemektedir. Osmanlılar devrinde dînî ilimlerden; ilm-i tefsir, ilm-i usûl-i hadis, ilm-i hadis, ilm-i usûl-i kelâm, ilm-i kelâm, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i fıkıh, ilm-i ahlâk da denilen ilm-i tasavvuf, ilm-i kırâat, akâid, belâgat, ilm-i Kur’ân, ilm-i ferâiz, fennî ve sosyal ilimlerde de riyâziye (matematik), hendese (geometri), hey’et (astronomi), ilm-i nebâtât (botanik), hikmet-i tâbi’iyye (fizik), ilm-i kimyâ (kimyâ), ilm-i tıp, mantık, felsefe, sosyoloji, Doğu ve Batı dilleriyle edebiyâtı, Slav dilleri, coğrafya, târih, lügat dâhil bütün ilimler tahsil edilirdi. Bu ilim sâhalarında her devirde pekçok âlim yetişip, kıymetli eserler bırakarak ilme hizmet ettiler. Lügatçiliğimiz bugün bile İkinci Sultan Abdülhamîd devrini geçememiştir.

Türk-İslâm devletlerinde cemiyet: Müslüman Türklerde sınıfsız bir toplum hayâtı vardı. Köle vardı fakat, Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi. Âzad edilip, hürriyete kavuşarak devlet kademesinde vazife alabilirdi. Köylü hür olup, serflik (toprağa bağlı kölelik) yoktu. Bütün dünyâ Müslümanlarını ilgilendiren halîfelik makâmı da 1516 senesinden îtibâren Osmanlı pâdişâhları eliyle Müslüman-Türklere geçti. Osmanlılar devrinde, gayri müslimlere ve Türklere verilen kendi din ve dillerinde, mâbed ve okul açıp ibâdetlerini yapabilme hürriyet ve hoşgörüşü günümüzün hiçbir liberal, kapitalist, komünist ve dikta rejiminin imkân tanınmadığı ölçüde serbestti.

Müslüman-Türklerde İslâm ahlâkı hâkimdi. Umûmî kâideler dâhil, herkes İslâm ahlâkına ve örfe uymak mecbûriyetindeydi. Vatanseverlik, vekâr, büyüğe hürmet, küçüğe şefkât, vefâ ve sadâkat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve müsâmaha, tevekkül, nâmus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riâyet edilirdi. Güzel ahlâk, kıymet ölçüleri sâyesinde Türk toprakları emniyet ve huzûr içindeydi ve kardeşlik havası hâkimdi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmendo da Amicis, Costantinopoli adlı eserinde:

“Paşasından sokak satıcısına kadar istisnâsız her Türkte vekâr, ağırbaşlılık ve asillik ihtişâmı vardır. Hepsi derece farkları olmasına rağmen aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyâfetleri farklı olmasa, İstanbul’da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve kibar cemâatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakârete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hıristiyan câmiye girip, Müslüman ibâdetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahi göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir hâdiseye şâhit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzûmundan fazla işgâl etmek, ayıp sayılır...” demektedir.

Rum isyânının baş plânlayıcısı Patrik Gregoryus, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektupta Müslüman-Türkün ahlâk ve seviyesini çok güzel ifâde etmektedir. Bu ibret verici mektup şöyledir:

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için çok sabırlı, mukâvemetli insanlardır. Gâyet mağrûrdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rızâ göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına, devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itâat duygularından gelmektedir. Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk-i idâre edecek reîslere sâhip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanâatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâat duyguları da an’anelerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının salâbetinden gelmektedir. Türklerde evvelâ itâat duygusunu kırmak ve mânevî bağlarını parçalamak, dînî sağlamlığı zayıflatmak îcâb eder. Bunun en kısa yolu millî gelenekleriyle mâneviyâtlarına uymayan hâricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır. Mâneviyâtları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve onları maddî vâsıtaların üstünlüğüyle yıkmak kolay olacaktır. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için yalnız harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hattâ sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vekârını tahrik edeceğinden, hakîkatlerine nüfuz edebileceklerine sebep olabilir. Yapılacak şey, hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamamlamaktır.”

Türkler Müslüman olduktan sonra her gittikleri yere, adâlet, fazîlet ve medeniyet götürmüşlerdir. Bugün medenî olduklarını söyleyen Avrupa ülkeleri medeniyeti Müslüman Türklerden öğrenmişlerdir.

Türk devletlerini ve milletini asırlar boyunca ayakta tutan, yaşatan büyük ve başlıca kuvvet îmândır ve İslâm dîninde çok kuvvetli bulunan adâlet, iyilik, doğruluk ve fedakârlık kudretidir.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi Cilt 19

Makaleyi paylaş

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn