TARİH ve MEDENİYETİMİZDEN KESİTLER

İslam ve Türk Tarihinden derlenen bilgiler ile karşınızdayız

Devamını Oku

humanizm

“Bâzâ, bâza...” diye başlayan meşhur rubainin, Hz. Mevlânâ değil, başka bir şair tarafından söylendiği ilmî araştırmalarla ortaya konulmuştur. Aksi varsayılsa bile, bu rubaideki sözler, onun dinler üstü bir anlayışa sahip olduğunu göstermez.

Prof. Dr. Orhan Karmış

Her yıl aralık ayının ortalarında, özellikle Konya’da, Mevlânâ Celalüddîn-i Rûmî hazretle­riyle ilgili çeşitli sempozyum, panel ve seminerler düzenlenmektedir.

50’li yılların sonunda, öğrenci ol­duğum ol­duğum dönemde, bu kabil tasavvufi ve dînî muhtevalı toplantılarda, Hz. Mevlânâ’yı yüceltmeyi amaçlayan ve fakat bu ulu kişiyi beşeri ölçülerin dışına ta­şırmaya kadar varan sorumsuz beyan­lara şahit olunmuştur. Hatırladığım ka­darıyla Konya'da o yılların İpek Sine­masında tertiplenen bir "Mevlânâ’yı Anma” toplantısında özellikle Abdül baki Gölpınarlı ve Refi Cevat Ulunay gibi zevat, Hz. Mevlânâ hakkında, "Ey yüceler yücesi Mevlânâ! Büyük­lükte senin kâ’bına kim ulaşa­bilmiştir?..” mealinde, İslâmî insaf ve hakkaniyet ölçülerine sığdırılması mümkün olmayan ölçüsüz ve sorum­suz beyanlarda bulunmuşlardı. Din Eğitim Müdürü (o zamanlar bu kurum, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde he­nüz Genel Müdürlük seviyesine çıka­rılmamıştı) olan merhum edip ve şair Kemal Edip Kürkçüoğlu beyefendi ise tertip heyetinden söz isteyerek, çok anlamlı bir üslûpla ve, “Beyler! Hz. Mevlânâ’nın Kubbe-i Hadrâ’sından (Yeşil Kubbe) aldıkları ilham ve fe­yizle ebediyyet yolculuğuna çıkan­lar, o ulvî yolculuğa devam edebil­mek için Fahr-i Kâinât’ın Ravda’sını gölgeleyen Kubbe-i Hadrâ’sından vize almak zorundadırlar. Bu vizeyi alamayanların sonsuzluk semâsında seyirleri ve sonuçta vuslata ermeleri asla ve kat’â mümkün değildir” şek­lindeki sözleriyle, ölçüyü kaybedenlere hak ettikleri İslâmî, ilmî ve vicdanî cevabı vermişti. Burada kendisini minnet ve rahmetle anmayı bir vicdan borcu telâkki ederim.

Mevlânâ’yı anlamayanlar

Hz. Mevlânâ’yı, kendisine isnadı sahih olan eserlerinden okuyup anlaya­bilecek ilmî kapasite ve ihatadan mah­rum kişilerin, bu büyük şahsiyetle ilgi­li olarak yaptıkları değerlendirmelerin ciddiye alınacak bir yönü bulunduğunu sanmak, ilmî haysiyet ve ciddiyet açı­sından en azından gaflettir. Eserlerini genellikle Fars diliyle veren Hz. Mev­lânâ’yı sağlıklı ve sağlam şekilde anla­yabilmek için, edebî seviyede bile olsa sadece Farsça bilmek yetmez. Onun dî­nî ve tasavvufî hamule ve müktesebatından ciddi ölçüde hissedar olmak ge­rekir. Kaldı ki Hz. Mevlânâ konusun­da ahkâm kesmeye kalkanların büyük çoğunluğu Farsça bile bilmedikleri için, çoğu kez sathî tercümelerden ya­rarlanabilmekte, bazı mütercimlerin sığ ve yetersiz ifadelerinden, kendi in­dî ve âfâkî görüşlerine dayanak bulma­ya çalışmaktadırlar. Bu kabil değerlen­dirmelerin Hz. Mevlânâ'yı gerçek veçhesiyle tanılamayacağını söylemek, her halde insafsız ve aşırı bir iddia olmamalıdır.

Günümüzde, çeşitli ilim dallarında uzmanlığa büyük önem ve değer veril­diği, ilmî ve kültürel hayatla ilgisi olan herkesin malûmudur. Özellikle tıp da­lında, ihtisasın son derece spesifik alanlara hasredilmiş olması, çok dikkat çekicidir. Kanaatimce bu, her yönüyle isabetli bir uygulama ve anlayış tarzı­dır. Fakat gelin görün ki, ihtisas anlayı­şına en fazla özen gösterilmesi gereken dinî ilimler alanı, uz­manlığın en çok göz ardı edildiği saha ha­line getirilmiştir. Te­mel dinî ilimler konu­sunda, hele hele usûl (metodoloji) konu­sunda hiçbir öğrenim görmemiş, bunları bı­rakın; dinî ilimleri as­lî kaynaklarından araştırabilecek lisan bilgisine, gramer ve lügat seviyesinde bile sahip bulunmayan kimselerin, çoğu za­man kulaktan dolma, derme çatma bilgi kı­rıntılarıyla önemli di­nî meselelerin tartışmalarına girdikleri esefle müşahede edil­mektedir. İkinci, üçüncü elden yazılı bîr kaynağa sahip olanlar, işi kitap teklifi safhasına kadar götürebilmektedirler. Dinî ilimler ala­nında sağlam bir ilmî otorite anlayışı­nın yerleşmesi, hem din, hem de ilim adına kaçınılmaz hale gelmiştir. Aksi halde sorumsuz ve yetkisiz kişilerin gayr-ı ciddî yayın ve beyanlarıyla pek çok kimsenin îman ve ihlâsı sarsıntıya uğrayabilecektir. Nitekim, zaman za­man bu durumun müessif tezahürleri acı acı gözlenmektedir.

Müsteşrik saptırmaları

Hz. Mevlânâ  konusunda kalem oy­natan veya ilmî kongre ve sempozyum­larda sözlü açıklamalarda bulunan kimseler arasında, gerçekten ciddî ve ilmî seviye sergileyenler olduğu gibi, bu ölçülere sığdırılması mümkün ol­mayanların da çıktığı inkâr edilmez bir gerçektir. Böylelerinin, özellikle Hz. Mevlânâ‘ya isnadı, ciddi bir tartışma konusu olan Dîvân-ı Kebîr’den (1) alınmış bazı rubailere dayanarak, o bü­yük zatı, hâşâ dinler üstü bir hümanizma anlayışına sahipmiş gibi gösterme­ye çalıştıkları görülmektedir. Böyle davrananlar arasında, ilmî tartışma platformunda muhatap alınması müm­kün olmayan gayr-ı ciddî kimselerin yanısıra, özellikle bilim dünyasında Mevlânâ uzmanı olarak şöhret yap­mış bazı oryantalist (müsteşriklerin de bulunduğu bilinmektedir. Bilindi­ği gibi oryantalistlerin hemen hemen tamamı, genellikle Yahudi veya Hıristiyandır. Bunların çeşitli Batı dil­lerinde ve nadir de olsa Türkçe ola­rak yayınlanan araştırma niteliğin­deki kitap ve makalalerinde, çoğun­lukla İslâmî mesele ve şahıslara üstü kapalı bir dinî fanatizm ile yaklaş­tıkları tesbit edilmiş acı bir gerçek­tir. Dozy, I. Goldziher, R. Blacher, Buhl ve benzerlerinin kitaplarında bu durum çok açık olarak görülmektedir. Bunların İslâmî konular ve İslâm bü­yükleri hakkında zihinleri karıştırmayı, âdeta Haçlı zihniyetinin ilim alanına uygulanması olarak algıladıkları erba­bınca malûmdur.

İlmî objektifliği dillerinden düşür­meyen ve bunun ilmî dürüstlüğün en vazgeçilmez lâzimesi ve şartı olduğunu söyleyen bazı oryantalistlerin, refe­ransları kasıtlı olarak nasıl çarpıttıkla­rını ve değerlendirmelerini ne kadar indîleştirdiklerini görünce, hayret ve hat­ta dehşet içinde kalmamak elde değil­dir.

Merkez nokta İslâm

Prof. Dr. Irene Melikoff, “Batı Hümanizması karşısında Mevlânâ’nın Hümanizması” başlıklı tebliğinde (2), Celalüddin-i Rûmî’nin in­sana atfettiği değeri ve onu yücelten sözlerini öne sürerek, onun Batı Hümanizması’ndan önce en kâmil ve geniş mânâda Doğu ve İslâm Hümanizması’na önderlik ettiğini ifade ederken, bir insaf ve hakkaniyet örneği vermiş­tir. Yalnız yukarıda da belirttiğimiz gi­bi. Hz. Mevlânâ’ya aidiyyeti en azın­dan tartışma konusu olan Dîvân-ı Ke­bîrden yaptığı alıntılarla, Hz. Mevlânâ’yı dinler üstü bir hümanist olarak göstermesinin, Mevlânâ’nın gerçek itikadı ve dinî karakterini belirleyen “Mesnevi"deki beyanlarıyla bağdaştırılmasına imkân yoktur.

Prof. Dr. I. Melikoff, Hz. Mevlânâ’ya atfen, “Ben ne Hristiyanım, ne Mecûsi ve ne de (hâşâ) Müslümanım. Pergel gibi bir ayağımla sağ­lamca şeriat üstünde durduğum gibi, öteki ayağımla yetmiş iki milleti do­laşıyorum” (3) şeklindeki paradoksal görünümlü ifadeyi ve her önüne gele­nin Mevlânâ hazretleriyle ilgili hertoplantıda diline pelesenk ettiği;

"Bâza, her ân çi hestî bâzâ

Ger kâfiru, gebru, putperestî bâzâ

İn dergeh-i mâ dergeh-i nevmîdî nîst

Sad bâr eger tevbe şikestî bâzâ

tarzındaki rubaiyi, Mevlânâ’nın hâşâ dinler üstü hümanistliğinin belge­si olarak göstermektedir. Her şeyden önce Celalüddin-i Rûmî tarafından söylendiği iddia edilen bu sözlerin ona ait olduğu ilmî yönden isbat edilmiş değildir. Farz-ı muhal, bu sözleri Hz. Mevlânâ îrad etmiş olsa bile, bunların yorumunu onun aslî ve açık ifadeli be­yanları istikametinde yapmak icap eder. Yukarıda mensur olarak nakledi­len sözde, Mevlânâ bir kere aslî ve merkezî nokta olarak İslâmiyet’i esas almış ve fakat çeşitli din ve inanç mensuplarıyla temas ve diyaloğunu devam ettirerek, onlara Hak dini anlatmanın lüzumunu zımnen ifade etmek istemiş­tir. Bundan başka bir maksadının bu­lunduğunu iddia etmek, onu tanıyama­mış olmaktan başka bir sebeple açıklanamaz. 

Başka şaire ait

Meşhur “Bâzâ, bâzâ...” diye başla­yan rubaînin, Hz. Mevlânâ değil de, bir başka şair tarafından söylendiği il­mî araştırmalarla ortaya konmuştur. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi her türlü tartışmayı bir tarafa bırakarak, bir an için bu rubaînin de Hazret tarafından söylendiğini var sayarsak bile, yine id­dia edildiği gibi bu sözler onun dinler üstü bir anlayışa sahip olduğunu gös­termez. Günümüz Mevlânâ uzmanla­rından Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölüm Başkanı Sayın Prof. Dr. Erkan Türk­men, adı geçen rubaideki “Bâzâ” emir sîgasının Farsça’da “bâz âmeden” fii­linden yapıldığını, bunun da pek çokla­rının zannettiği gibi “yine gel” mâna­sından çok “Vazgeç, bırak, terk et” mâ­nâlarına geldiğini ifade etmektedir. Se­mantik açıdan, Hz. Mevlânâ dönemin­de “bâz âmeden” fiilinin zikredilen mânâda kullanıldığını da ilmi yönden ispat etmektedir.

Evet Mevlânâ, insanı her türlü eği­tim ve olgunluğun odak noktası olarak görmektedir. Fakat o, hiçbir zaman kendisini Mevlânâ yapan İslâmî değer ve ölçülere sırt çevirmiş değildir.

(1) Prof. Dr. Erkan Türkmen, The Essence of Rumi’s Masnevi. p. 60. Konya 1992. Müellif aynı sayfada, meşhur Mevlânâ mütehassısı Firûzanfer'e dayanarak, Divân'ın eski nüshasının Mevlânâ'nın vefatından elli yıl sonraki tarihî taşıdığını ifade etmektedir.

(2) Bkz. Prof. Dr. İ. Melikoff, Mevlânâ (tebliğler), s. 64, Konya 1983.

(3) Ciddî bir ilim adamı olan sayın Prof, Dr. A. Yaşar Ocak, Mevlânâ’ya isnat edilen bu sözlerin ta­mamen İslâmî anlamda yorumlanması gerektiğini, çünkü O’nun temel ve değişmez yapısının  Müslüm­anlık olduğunu söylüyor. Bkz. 4. Millî Mevlânâ Kongresi tebliğleri, Konya 1991.

Makaleyi paylaş

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn
Joomla templates by a4joomla