Devlet teşkilâtı, merkez ve eyâlet olmak üzere ikiye ayrılırdı.

Merkez teşkilâtı: Merkeziyetci idâreye sahip Osmanlı Devletinin başı, pâdişâh, sultan, hünkâr, hân, hâkan da denilen hükümdardı. Pâdişâh, bütün ülkenin hâkimi, idârecisi ve Osmanlı Hânedânının temsilcisidir. Osmanlı pâdişâhları, Sultan Birinci Selim Han (1512-1520) zamânında 1516 târihinden îtibâren Halîfe sıfatını kazanmalarıyla, Müslümanların da lideri oldular. Ülkede mutlak hâkim, dünyâda da Müslümanların temsilcisi olan pâdişâhın vazife ve selâhiyetleri kânun ve şerîatle sınırlandırılmıştı. Vazife ve selâhiyetleri, devlet teşkilâtında, müesseseler ve yüksek kademeli memurlar tarafından da paylaşılırdı. Sadrazam ve Dîvân-ı hümâyûnun diğer üyeleri pâdişâhın en büyük yardımcılarıydı. Dîvân-ı hümâyûn (bakanlar kurulu), sadr-ı âzam da (başbakan) mâhiyetindeydi. Dîvân-ı hümâyûnda, devletin birinci derecede önemli mülkî, idârî, şer’î, mâlî, siyâsî, askerî meseleleri görüşülüp, karara bağlanırdı. Dîvân-ı hümâyûn; pâdişâh adına sadr-ı âzam, kubbe vezirleri, kâdıaskerler, nişancı ve defterdarlardan meydana gelirdi. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı kabinesi; sadr-ı âzam (başbakan), sadâret kethüdâlığı (içişleri bakanlığı), reisü’l-küttaplık (dışişleri bakanlığı), defterdarlık (mâliye bakanlığı), çavuşbaşılık, yeniçeri ağalığı-1826’da seraskerlik (millî savunma bakanlığı), kapudan-ı deryalık (deniz kuvvetleri komutanlığı) makâmı sâhiplerinden meydana gelirdi. Divân-ı hümâyûnda amedi, beylikçi (dîvân), tahvil, rüus, teşrifatçılık, vakanüvislik, mühimme kalemleri vardı. Dîvân-ı hümâyûn kararlarını ihtivâ eden defterler Topkapı Sarayında arşiv mâhiyetindeki Defterhânede muhâfaza edilirdi.

Eyâlet teşkilâtı: Devlet teşkilâtında en büyük idârî bölüm eyâletlerdi. Eyâletler sancak, kazâ ve nâhiyelere bölünmüştü. Eyâleti beylerbeyi, sancağı sancakbeyi idâre ederdi. Eyâletler gelir bakımından salyaneli ve salyanesiz (yıllıklı ve yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılırdı. Eyâletlerin merkez teşkilâtına benzer bir idâre tarzı vardı (Bkz. Eyâlet). Şehirler kâdı tarafından idâre edilir, emniyet subaşı tarafından sağlanırdı.

Siyâsî ve hukûkî idâre: Osmanlı Devleti siyâsî ve hukûkî idâresi bakımından tam mânâsıyle İslâm Devletiydi. Osmanlı hukûku içinde örfî hukuk adı verilen sistem İslâm hukûkunun içinde bir mevzudur. İslâm hukûkunda açıkça belli olmayan hususlar, İslâm prensiplerine aykırı olmamak şartıyla, şeyhülislâmların fetvâları ve kânun ve kânunnâmeler şeklinde düzenlenirdi. Yasama yetkisi pâdişâhındı ve pâdişâh adına yapılırdı. Medenî hukukta Hanefî mezhebinin hukuk sistemi tatbik ediliyordu. Cezâ hukûku ve diğer sahalarda Sultanî hukuk da denilen örfî hukuk tatbik edilmekteydi.

Osmanlı hukuk düzeni içerisinde idâre, mâliye, cezâ ve benzeri konularla ilgili alanlarda pâdişâhın emir ve fermanlarında bulunan değişik meselelerle ilgili kânunnâmeler vardı. Osmanlı Devletinde ilk kânunnâme Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) tarafından çıkarıldı. İkinci kânunnâme Sultan Süleyman Han (1520-1566) Kânunnamesidir. Bu kânunnâmelerde saltanatla ilgili konular yanında reaya ve Müslüman halkın devlet düzeni içindeki davranışlarını belirleyen hükümler vardır.

Büyük ve uzun ömürlü devletler, üstün adâletle kâimdir. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklar da olmuş ise de, ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine mahsus husûsiyetleri, bilhassa kendi dışındaki dinlere tanıdığı çok geniş haklar, daha doğru bir ifâdeyle diğer dinlerin işlerine, ibâdetlerine ve âdetlerine hiç karışmamak gibi özellikler gösteren Türk adâleti, dünyâ milletlerine nümûne olmuş, yüzyıllar öncesi kavuşulan bu seviye; bugünün medenî denilen milletleri tarafından hâlâ yakalanamamıştır. Bu sebepledir ki, F. Dowey’in dediği gibi “On altıncı yüzyılda birçok Hıristiyan, adâleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak, Osmanlı ülkelerine gelip yerleşiyorlardı.” F. Babinger ise “Osmanlı pâdişâhının ülkesinde herkes kendi hâlinde, bahtiyâr olabilirdi. Mutlak bir dînî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sâhip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı.” demektedir.

Bizzat pâdişâh adâlete itâat ederdi. Üçüncü Sultan Mustafa Han (1757-1774) Beylerbeyi Sarayını genişletmek istemişti. Bunun için civardaki bir dul kadının arsasını almak lâzımdı. Kadın arsasını satmak istemeyince, pâdişâh zorla arsayı almayı aklından geçirmedi. Sarayın eskiyen bir kısmını yıktırdı ve halka mahsus bir bahçe hâline getirdi.

Osmanlılarda bir hizmet karşılığı vazife gören devlet memurları vardı. Yaptıkları iş karşılığında kendilerine bir ödemede bulunulurdu. Bir de şehirlerde oturan esnaf ve tüccarlar, köylerde oturan ve devletin temelini teşkil eden çoğu üretici köylüler vardı. Bunlara reaya denirdi. Vergi vermesi nüfusun büyük kısmını meydana getirmesi bakımından köylü, devlet için halkın ve tebeanın esas kesimi sayılıyordu. Kânûnî Sultan Süleyman Hanın dediği gibi reaya, yâni köylü, devletin efendisi olarak kabul ediliyordu. Üretici güç, büyük ölçüde köylülerin elindedir. Bu güç olmaksızın ordu ve devlet mümkün değildir.

Şehirlerin dışında kalan ve köylerde yaşayan kalabalık halk topluluğu, daha çok tarım, hayvancılık ve değişik toprak işçilikleriyle uğraşırdı. Müslüman halk, devletin İslâm dîni esaslarına dayanan umûmî kâidelere göre yönetilir, asker alınır, kâbiliyetli olanlar ise daha başka devlet görevlerine yükselirlerdi. Köylerde yaşayan halk topluluğundan zanaat sâhibi olan veya olmak isteyenler, şehir ve kasabalara gidip kendileri için elverişli olan işlere girerdi. Gayri müslim halk genellikle Hıristiyan ve Yahûdî topluluklarından meydana geliyordu ve bu toplulukların hepsine de reaya deniyordu. Sonradan gayri müslimlere ekalliyet, yâni azınlık denilmeye başlandı.

Osmanlı Devletinde kuruluşundan îtibâren devlet idâresinde yürütme ve yargılama gücü ayrı olarak düşünülüp tatbik edildi. Eyâlet yöneticileri pâdişâhın yürütme yetkisini, kadılar da yargılama yetkisini temsil etmekteydi. Osmanlılar bu iki kuvvet ayırımını âdil bir devlet idâresi için esas kabul ederlerdi.

Osmanlılar bütün müesseselerini kendinden önceki İslâm ve Türk devletlerinden alıp devrin şartlarına göre geliştirdiler. Esâsen ilk Osmanlı yöneticilerinin Türkiye Selçukluları ve Anadolu beylikleri gibi esas îtibâriyle İslâm ve Türk sisteminden gelmiş kimseler olması dolayısıyla Osmanlı Devleti bu sistemin, meydana getirdiği bir siyâsî ve hukûkî düzene sâhip bulunuyordu.

Osmanlı Devletinin gerileme devresiyle birlikte, Batının siyâsî ve hukûkî müesseselerinin devlet sistemine büyük çapta etki yaptığı ve bu dönem içinde eskinin yanında, yeninin de ortaya çıktığı görülmektedir. Osmanlı Devletinin siyâsî ve hukûkî, rejiminin belli başlı unsuru bütün gelişmelere rağmen, İslâm dînî esasları oldu. Bu esaslara göre, temel; adâlettir. İslâmiyet bu bakımdan devletin temelini meydana getirir. Pâdişâh dînin koruyucusu, halk onun tebeasıdır. Pâdişâha bütün yetkilerin verilmesinin sebebi, onun adâleti gerçekleştirmesi içindir. Osmanlılarda medenî hukukla evlenme ve boşanmada tamamen Hanefî mezhebine göre İslâm hukûkunun hükmü tatbik edilirdi. Birden fazla ve dört kadına kadar evlenmek sanıldığı kadar kolay ve yaygın değildi. Mîras hukûkunda, İslâmî hükümler tatbik edildi. Esâsı Hanefî Hukûku olup, bunu sonradan Cevdet Paşanın da dâhil olduğu bir heyet Mecelle adı verilen eserde toplamıştır. Osmanlılar İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna mücâdele edip, fetihlerde bulunmuşlar, Allahü teâlânın dîninin yayılması ve Allahü teâlânın kullarının dünyâ ve âhirette rahat etmelerini düşünmekten başka bir gâye gütmemişlerdir.

Saray teşkilâtı: Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra, saray teşkilâtı da diğer müesseseler gibi gelişme gösterdi. Bursa ve Edirne saraylarından sonra, İstanbul’un fethi üzerine bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binâsının olduğu yerde, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından Saray-ı Atîk denilen eski saray kuruldu. Daha sonra yine Fâtih tarafından Saray-ı Cedid adı verilen Topkapı Sarayı yaptırıldı.

Bu saraylar pâdişâhların hem ikâmet ettikleri yer ve hem de bütün devlet işlerinin görüşülüp karar verildiği en yüksek devlet dâiresiydi.

Osmanlı Devletinde saray teşkilâtı üç kısımdan meydana gelmekteydi: 1) Bîrûn adı verilen dış kısım, 2) Enderûn adı verilen iç kısım, 3) Harem-i hümâyûn.

Sarayın Birûn adı verilen kısmı sarayın dışı, yâni Babüs’saâde hâricindeki teşkilâtıdır. Sarayın Birûn teşkilâtının işleri çeşitli olduğundan, her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı.

Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birûn ağaları denen ağalar, sarayın hem harem ve hem de enderûn kısmının hâricindeki yerlerde ve dâirelerde bulunup, vazifelerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi. Birûn teşkilâtına âit bütün tâyinler sadr-ı âzam tarafından yapılırdı.

Enderûn: Sarayın bu kısmı yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir mektep ve terbiye yeriydi. Pâdişâhlar bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş, kendilerine sâdık bir sınıf yetiştirdikten sonra, Osmanlı devlet idâresini bunların eline vermiştir.

Küçük yaştaki devşirme denilen çocuklar, saraya alınmadan sivil Müslüman Türk âilelerin yanında büyük bir îtinâ ile yetiştirilerek, Müslüman Türk terbiyesi görürlerdi. Dînî bilgileri ve Türkçeyi öğrenirler daha sonra saraya alınırlar, burada da mükemmel bir tahsil gördükten sonra, sıraları gelince liyâkat ve kâbiliyetlerine göre saray hâricindeki çeşitli devlet hizmetlerine tâyin edilirlerdi. Sarayda her koğuşun ve sınıfın fertlerinin kaydına mahsus defterler olup, bunların saray terbiyesi üzere yetişmeleri için her koğuşta lala tâbir edilen hocalar vardı.

Osmanlı Sarayı, hem devletin en yüksek idâre organı ve hem de en yüksek idârecilerini yetiştiren bir müessese idi. Sarayın kendine mahsus usûl ve erkânı vardı. İslâm ahlâkının ve insanlık seciyesinin en güzel örnekleri burada yaşanır ve buradan Osmanlı ülkesine ve dünyâya yayılırdı.

Harem-i Hümâyûn: Pâdişâhın âile efrâdının; pâdişâh kadınlarının, pâdişâhın kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının ve muhâsiplerinin oturduğu yerdi.  Yerleşim olarak vâlide sultanın dâiresi, şehzâdeler mektebi, pâdişâhların yatak odaları, câriyelerin yetiştiği yerler gibi bölümleri vardı. Haremde; vâlide sultan, başkadın efendi, pâdişâh kızları, gedikli kadın, hizmetçi (câriye)ler bulunurdu.

Osmanlı sarayının harem bölümü, hânedan mensuplarının husûsî âile hayatlarını yaşadıkları yerdi. Devletin bütün müesseseleri ve cemiyet hayatında olduğu gibi, buradaki günlük hayat da, İslâmiyetin esaslarına Türk örf ve an’anesine titizlikle riâyet edilerek yürütülürdü. Harem-i Hümâyûnda bulunanlar, küçük yaşlarından îtibâren çok titiz ve ciddî bir eğitimden geçirilerek yetiştirilir, sarayın müstesnâ âdâb ve terbiyesine uymasına îtinâ gösterilirdi.

Asırlar boyunca cihan-şümûl Osmanlı Devletini idâre etmiş, ülkeler fethetmiş, ilim ve irfânın ilerlemesine, medeniyetin yükselmesine ve yayılmasına hizmet etmiş pâdişâhlarla, mümtaz ahlâk, iffet, şefkat, merhamet ve hamiyet nümûnesi hanım sultanlar, hep bu Harem-i Hümâyûnda terbiye edilerek yetişmişlerdir. Haremde, hânedan âilesinin yaşayışını düzenleyen çok muazzam bir teşrifât, (protokol) vardı. Harem teşkilâtı ve müessesesini anlatan çeşitli târihî vesikalar mevcuttur.

Harem-i Hümâyûnda bulunan câriyeler, İslâm ordularının düşmanlarla yaptığı harplerde esir edilen kadın ve kızlarla, pâdişâha hediye edilenlerden hizmetçi olarak sarayda bulunanlardı (Bkz. Köle). Bunların çoğu hizmetçi olarak hanım sultanların ve haremde vazifeli kadın görevlilerin emrinde hizmet ederek yetişirlerdi. Câriyelerin hepsi, uzun süre çok ciddi bir terbiyeden geçirilir, İslâm ahlâkı ve Türk örfüne göre yetiştirilir, çeşitli hizmetlerle vazifelendirilirlerdi. Temayüz edenlerinden pek azı, pâdişâhın özel hizmetlerini görmekle de vazifelendirilirdi. Bu dereceye yükselmek, câriyeler için pek büyük bir meziyet ve mazhariyetti ve uzun terbiyelerden sonra ulaşılırdı. Gerek pâdişâhın ve gerekse Harem-i Hümâyûnda bulunan diğer hânedan mensuplarının hizmetlerindeki câriyelerle olan muâmeleleri, İslâm hukûkuna uygundu. Keyfilikten, zevk ve safâya zebunluktan uzak olup, İslâmiyetin târif ettiği meşru âile hayâtının bir nümûnesiydi. Câriyelerden çoğu kendiliklerinden Müslüman olur, ya sarayda şerefli bir ömür sürerler veya münâsip kimselere zengin çeyizlerle gelin edilirler, yuva kurarlardı.

Eski ve ortaçağlardaki krallık ve imparatorluk saraylarında yaşanan zevk ve safâhat âlemleriyle, bilhassa saraya mensup kadınların karıştığı entrikaların şehvetleri kamçılayan hikâyelerini dinleyip yazmağa alışmış bâzı Avrupalı muharrirlerle, onları taklit eden yerli isimler, hiçbir yabancının girmemiş, hiçbir uygunsuz haber duyulmamış olan Osmanlı sarayında da bu kâbil olayları çok araştırmışlar, yazacak hiçbir şey bulamamışlardır. Asırlar boyunca devam etmiş bir hânedan âilesinden şüpheli rivâyetler hâlindeki tek tük olayı ise, geniş hayalleriyle süsleyip bire bin katarak anlatmışlardır. Bilhassa Batı insanının ulaşmayı gâye edindiği zevk ve safâhat hayâtının Avrupa saraylarında görülen nümûneleri; onların târihte emsalsiz bir ihtişam sâhibi Osmanlı sarayında da benzeri bir hayat hayâl etmelerine sebep olmuştur. Çünkü Avrupalı için iktidar ve maddiyatın zevki ve safâyı teminden başka nihâî bir maksadı yok gibidir. Harem kelimesiyse, özellikle son zamanlarda çeşitli bahânelerle istismar edilmiş, Müslüman-Türk ahlâkının beşiği âile yuvası, çeşitli bozuk düşünce sâhiplerinin uydurma sözleriyle lekelenmek istenmiştir. Bu maksatlı iftiralarla dolu yazıların hedefi; târihteki, Türk ahlâk ve devletini aşağı düşürmektir. Bu tip maksatlı yazıların hiçbir vesikası ve değeri de yoktur. Harem kadınlarının hiçbiri, devrinde kendi hayâtını ve haremi anlatan kitap yazmamıştır.

Ordu: Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilâtlanmıştı. 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilâtına giren Hava kuvvetleri, 1912’de de Osmanlı Devletinde kuruldu.

Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle, gönüllülerin, feth edilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilâtlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilâveten 1361 yılında yaya (piyâde) ve müsellem (süvâri) olmak üzere muntazam ve dâimî ordu teşkilâtı kuruldu (Bkz. Kapıkulu Ocakları). Osmanlı kara kuvvetleri piyâde, süvâri eyâlet askerleri, teknik ve yardımcı sınıflardan meydana gelirdi. Piyâdeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvâriler de; sipâhi, silâhtar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyâlet askerleri timarlı sipâhiler ve yerli kulu teşkilâtı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipâhiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup; timar sâhipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teşkilâtı; yurtiçi, geri hizmet, kale kuvvetleri teşkilâtı olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilâtı; belderanlar, cerahorlar, derbendciler, martalozlar, menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilâtı, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilâtı, azaplar, gönüllü ve beşlilerden meydana gelirdi. Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü kuvvetleri olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçti. Akıncılar onlu sisteme göre teşkilâtlanmışlardı. (Bkz. Akıncılar)

Deniz kuvvetleri (Donanma): Osmanlı Deniz Kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hâkimiyet altına alınmasıyla sâhip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmit’teki gemi inşâ tezgâhları, Sultan Birinci Bâyezîd Han (1386-1402) zamânında Gelibolu, Sultan Birinci Selim Han (1512-1520) zamanında Haliç, Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) zamânında Süveyş ve zamanla Ruscuk, Birecik tersâneleri kuruldu. Bu tersânelerde kürekli ve yelkenli gemiler îmâl ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle 1827’de donanma, Buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çete kayığı, brolik, celiyye, çamlıca, şayka, firkate, mavna, kalite, gırab, şahtur, çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı. Donanma-i Hümâyûnun başı 1867 yılına kadar kaptan-ı derya, bu târihten sonra da bahriye nâzırı ünvânını taşıdı. Osmanlı donanması, muazzam teşkilâtı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kâbiliyetli kaptan ve leventleriyle Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz’e hâkim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ile armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 târihinde müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri günü olarak kabul edilmektedir. (Bkz. Deniz Kuvvetleri)

Osmanlı ordusunda ateşsiz, ateşli, koruyucu silâhlar kullanılmaktaydı. Ateşsiz silâhlar; kılıç, ok, sapan, bozdoğan, topuz da denilen gürz, kamçı, döğen, balta, meç, şimşir, gaddara, yatağan, hançer, kama, mızrak, cirit, kantariye, kastaniçe, süngü, zıpkın, tırpan, çatal, halbart, mancınık, müteharrik kule; Ateşli Silâhlar; şayka, zarbazen, miyane zarbazen, şahî zarbazen, şakloz, drankı, bedoluşka, marten, ejderhan, kolonborna, miyane, balyemez adlarındaki toplar şişhaneli karabina, çakmaklı, fitilli çeşitleriyle tüfek, tabanca kullanılırdı. Zırh, karakal, miğfer, kalkan da düşman silâhından muhâfaza için kullanılırdı.

1839 Tanzimat ilânına kadar ordu-yu hümâyûnda mülkî vazifeleri de olan askerî rütbeler şunlardır: Sadâret, vezir, beylerbeyi, ülâ, sancak beyi, alaybeyi, kaymakam, binbaşı, sağkolağası, yüzbaşı, mülâzım-ı evvel, mülâzım-ı sânî, zâbit vekili, başçavuş, onbaşı, nefer. Son devir askerî rütbeler ve İkinci Abdülhamîd Han (1876-1909) zamânında, 1900’de subay maaşları: müşîr (mareşal) iki yüz elli altın, ferik (korgeneneral) yüz altın, mirliva (tümgeneral) altmış altın, miralay (albay) yirmi beş altın, kaymakam (yarbay) on sekiz altın, binbaşı on iki altın, kolağası (kıdemli yüzbaşı) on altın, yüzbaşı beş altın, mülâzım-ı evvel (üsteğmen) iki buçuk altın, mülâzım-ı sâni (teğmen) iki altın, nefer (er) bir mecidiye (bir altının beşte biri). Bu maaşlar net ve kesintisiz olup, her ay da ihsân-ı şahâne (pâdişâh hediyesi) alan pekçok subay vardı.

Dînî teşkilât: Osmanlı Devleti, İslâm dîninin en yüksek makâmı olan halîfelik müessesesine de sâhip olduğundan, bütün dînî teşkilâtlar mevcuttu. Halîfe, şeyh-ül-islâm, kadıasker, kadı, müderris, nâib, kassam, şeyh, imâm, hatip, müezzin gibi dînî vazifeliler, bunlara ilâveten tekke ve zâviyelerde de pîr, dede, baba, postnişin vardı. Halîfelik makâmı, 1517’de Mısır’ın fethi üzerine Osmanlı Devletine geçmişti (Bkz. Halife). Şeyh-ül-islâm, ulemanın yâni âlimlerin başıydı. Fetvâ da verirlerdi. Fetvâ ve kıymetli eserleriyle tanınan meşhur şeyh-ül-islâmlar yetişti. En meşhurları Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Ebüssü’ûd, İbni Kemâl Paşa, Âli Cemâlî efendilerdir (Bkz. Şeyh-ül-islâm). Kadıasker; ilmiye mesleğinin en yüksek makamlarındandı. Ordunun şer’î ve hukûkî meselelerine bakardı. Dîvân-ı hümâyûn yâni hükûmet üyesiydi (Bkz. Kazasker). Kâdı; dînî ahkâma göre hüküm veren ve tatbik eden, hükümetin idârî tasarruflarına âit emirlerini yerine getiren makam, hâkim olup, şehrin de idârecisiydi (Bkz. Kâdı). Müderris; medrese öğretim üyesi, profesör karşılığı kullanılırdı. Dînî teşkilât mensubu olmalarına rağmen, müderrisler, dînî bilgilerde olduğu gibi, fen bilgilerinde de âlimdiler. Süleymâniye Medreseside müderrisler fennî ders okuturlardı. Müderrislerin dereceleri olup, yardımcıları da vardı (Bkz. Medrese). Nâib; şer’î mahkemelerde kadı adına çeşitli kararlar verebilir ve onun vekilidir. Kadı’nın vazife aldığı yerin büyüklüğüne göre naibleri olurdu. Kaza, kadı, bab, mevali, ayak ve arpalık naibleri olmak üzere çeşitleri vardı (Bkz. Nâib). Kassam; vefât edenlerin ve şehidin mirâsını varislere İslâm-ferâiz ahkâmına göre taksim etmekle vazifeliydi (Bkz. Feraiz Bilgisi). Şeyh; tekke, dergâh, zâviye, hankâh başında bulunurdu. Şeyh’e pîr, mürşit de denirdi. İmâm; câmilerde ve mescitlerde veya başka yerlerde cemâate namaz kıldıran vazifeliydi (Bkz. İmâm). Hatip; vaaz vermekle vazifeliydi. Her câminin bir, büyüklerinin birkaç hatibi olduğu gibi, gezici olanları da vardı. Müezzin; câmilerde ezân okumakla vazifeliydi. Tekkelerde şeyh, pîr, dede, baba, postnişin bulunur, tasavvuf kâidelerine göre derece alırlardı. Osmanlılarda dînî teşkilât mensuplarının hepsi imtihanla vazifeye alınıp, icâzetnâmeleri vardı. Dînî teşkilât mensupları başta pâdişâh olmak üzere, herkesten hürmet ve saygı görürlerdi. Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Ehl-i beyte çok hürmetkâr olan Osmanlı sultanları, Resûlullah efendimizin neslinden gelenler için Nakib-ül-eşraflık müessesesini kurdular. Peygamberimizin kızı Fâtımâtü’z-Zehra ile amcaoğlu ve dâmâdı hazret-i Ali’nin oğullarından hazret-i Hüseyin’in soyundan olana Seyyid, hazret-i Hasan’ın soyundan olana Şerif denir. Nakibül-eşrâflar, bu mübârek insanların haklarını korumak, adlarını, âilelerini, evlâdlarını ve bulundukları yerleri, işlerini kaydetmek ve dâvâlarına bakıp, sicillerini tutmakla vazifeliydi. Nakib-ül-eşrafın vekili olan Nakib-ül-eşraf kaymakamı ve alemdar adında yardımcıları vardı. (Bkz. Ehl-i Beyt)

İlmiye teşkilâtı; Osmanlı Devletindeki bütün ilmî faaliyetler, İslâm dîni esaslarına göre müesseseleşti. Bütün teşkilâtlar Hanefî mezhebine göre teşkil ettirildi. İlmiye teşkilâtında; medrese, müderris, kadı, pâdişâh hocaları, kadıaskerler, nakibül-eşraf, müftü veya şeyh-ül-islâm ve bunların nezâretindeki müesseseler vardı. İlmiye teşkilâtının rütbeleri, dereceleri de vardı. İlmiye mensupları, başta pâdişâh olmak üzere, devlet adamları dâhil herkesten hürmet görürdü.

Mâliye; Osmanlı Devletinin gelir ve giderlerine 1838 yılına kadar defterdar, bu tarihten sonra da mâliye nâzırı ve bağlı teşkilâtı bakardı. Defterdar, Divân-ı hümayûn yani bakanlar kurulu üyesiydi. Başdefterdar, padişahın malî işlerde vekilidir. Başdefterdarın; şıkk-ı sânî ve şıkk-ı sâlis defterdarı olmak üzere iki yardımcısı vardı. Önceleri tek olan defterdar, sayısı devletin genişlemesiyle birlikte arttı. (Bkz. Defterdar)

Osmanlı Devlet hazinesi, iç ve dış hazine olmak üzere ikiye ayrılırdı. İç hazine; pâdişâhın şahsına âit olup, hazîne-i hassa da denirdi. Dış hazîne; devlete âit olup, hazine-i devlet, hazine-i âmire, hazine-i hümayûn ve hazine-i mâliye de denirdi. Beyt-ül-mal, Osmanlı Devletinde devlet hazinesi ve mâliye dâiresi mânâsında kullanıldı. Osmanlı Devletinde, şer’î ve örfî olmak üzere iki türlü vregi vardı. Mâliye teşkilâtı da şer’î ve örfi gelir sistemine göre teşkil edilmişti.

Şer’î gelir sistemi: Uşr (Aşar, Öşür), haraç, cizyedir. Uşr (aşar), halkın öşür dediği toprak mahsüllerinden alınan onda bir nispetindeki zekâttı. Uşur dört çeşit zekât malından, toprak mahsûlleri zekâtı ile hayvan zekâtına ve “Âşir” denilen zekât memurlarının ithâlâtçı tüccardan topladığı zekâta denir. Bunu devlet başkanı alır ve Kur’ân-ı kerîmde bildirilen yerlere dağıtırdı. Emvâl-i bâtına denilen diğer zekât mallarının zekâtını, Müslüman zengin bizzat kendisi hesaplar ve emredilen yerlere verirdi. Bu bakımdan uşur ver zekât ibâdet olup, diğer vergiler gibi bir vergi değildir (Bkz. Zekât). Haraç; zor ile alınıp da, gayri müslim vatandaşlara bırakılan veya sulh (antlaşma) ile alınıp, onların olan topraktan alınan beşte bir, dörtte bir, üçte bir, yarıya kadar olabilen toprak mahsûlünden alınan vergidir (Bkz. Haraç). Cizye; ehl-i kitap (Hıristiyan ve Yahûdî) gayri müslim erkeklerden alınırdı (Bkz. Cizye).

Örfî vergiler, Avârız vergileri de denirdi. Tekâlifi divâniye ile ihtisap, ağnam, yâva, mâdenler, otlak, kışlak resimleridir. Tekâlifi divâniye, devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda aynen veya para olarak; avârız akçesi, nüzül bedeli, sürsat bedeli, kürekçi bedeli gibi çeşitleri vardı. Mülk olup vergiye, tâbi olan toprakların çoğu öşürlü, çok azı haraçlı idi. Memleket topraklarının çoğu mîrî idi. Önceleri kirâya verilen mîrî toprakların çoğu sonradan vatandaşa satılarak veya vakfedilerek öşürlü hâle gelmiştir. Vakıf topraklardan da uşur alınırdı. Beyt-ül-malın ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerleri işletip, mahsûl alan Müslüman öşrünü verirdi. Mîrî toprağın kirâları asker ve subayların olurdu. Bunlara dirlik denilirdi. Askerin toprağına timar, subayın toprağına Zeâmet, general toprağına Has denirdi. Bunların yıllık gelirleri, timar; üç bin ile yirmi bin akçe arası, zeâmet; yirmibin ile yüz bin akçe arası, has: yüz bin akçeden fazlaydı. Osmanlı parasına akçe denirdi. Osmanlılarda sikke, mangır, metelik, kuruş, pul, para, para birimi olarak kullanılmıştır. Belirli bir miktar para anlamında kese tâbiri kullanılmıştır. Osmanlı Devletinde gelir; Merkeze gönderilenler, eyâletlerde bırakılan, mahallî belde gelirleri olarak tasnif edilebilir. Fevkalâde gelirlerden ganîmet de varsa da devamlı değildir. Gelirler saray giderleri, idârî ve askerî giderlere harcanırdı. Devlet aldığı vergilerle; vatandaşın canını, malını, şerefini, hakkını, vicdan hürriyetini, ticâret hürriyetini müdâfaa edip, korumakla, millî savunma ve asâyişi sağlamaktaydı. Pekçok dînî sosyal, bayındırlık ve hayır eserleri çok iyi işleyen vakıf müessesesince yapılıp, bu hususlarda devlet bütçesine pek fazla katkıda bulunuyorlardı. Pâdişâhın ihtiyaçları Mısır’dan sağlanan gelirlerle karşılanırdı.

İktisâdî hayat, sanâyi ve ticâret; devlet ve özel sektörce yapılırdı. Umûmiyetle önemli ve büyük işletmeler devletçe, küçük ve daha çok piyasa ihtiyacı olan işletmeler, özel sektörce karşılanırdı. Devlet sektörü, millî savunma, devlet ve saray ihtiyaçlarını karşılardı. Silâh, sanâyi ve harp malzeme ve levâzımatı devletçe yapılırdı. Harp gemileri devlet tersânelerinde yapılmasına rağmen, özel sektörce de işletilen tersâneler vardı. İhrâcât malları özel sektörce îmâl edilirdi. Osmanlı silâh sanâyii çok ileri olmasına rağmen ihracatı yasaktı. Üstün teknik, ateş gücü ve kaliteli malzemeden îmâl edilen Osmanlı silahlarına sâhip olmak, Avrupalıların meraklarından olup, çeşitli yollardan sağlananlar da çok fahiş fiyatlarla alınırdı. Ticâret, kara ve deniz yoluyla yapılırdı. Kara ticâreti kervan ve kâfilelerle, deniz ticâreti de ticâret filolarıyla yapılırdı. Osmanlı karayolları dünyânın en bakımlı yolları olup, granit taş döşeliydi. Granit yollar ordu, kervan ve yayaların geçmesi içindi. Sürüler granit yolun iki tarafında tesviye edilmiş iki toprak şeritten geçerdi. Tesviye edilmiş toprak yollar da vardı. On dokuzuncu yüzyıldan îtibâren de memleket demiryolu ağı ile örüldü. Tüccar devletin himâyesinde olup, serbest, huzûr ve emniyet içinde hareket ederdi. Türk armatörlere âit ticâret filoları olup, bu armatörlerin gemileri, ticâret hanları ve çok büyük servetleri vardı. Şehirlerde büyük ticâret merkezi mâhiyetinde kapalı çarşılar vardı. Bunların en meşhuru hâlâ kullanılan İstanbul Kapalıçarşısıdır. (Bkz. Kapalıçarşı)

Ticâret hanları, toptancı tüccarın hem yazıhâne, hem depo olarak kullandığı iş hanlarıydı. İstanbul, dünyânın en büyük iş ve ticâret merkeziydi. Esnaf, loncalar hâlinde teşkilâtlanmıştı (Bkz. Loncalar). Esnafların iş kolları çok çeşitli olup, kalite ve temizlik esastı (Bkz. Esnaf). İpek, pamuk, kıl ve yünden çeşitli kumaşlar dokunurdu. Ak alemli, Ankara sofu, Malatya sofu, abâyî, nefs-i Halep, muhayyir, seranik, berek, boğası, kutnî, mukaddem, menevşeli, nakışlı, sali, çatma, binişlik, çakşirlik astar, kadife ve ibrişim dokumaları meşhurdu. Şap, demir, kurşun, gümüş, madenleri işletilirdi. Osmanlı ihraç malları; ipek, ipekli kumaşlar, yün ve yünlü kumaşlar, pamuk ve pamuklu dokumalar, yapağı, tiftik yünü, mazı, halı, şaptı. İhracı yasak olanlar; zahire, bakliyat, at, silâh, barut, kurşun, bakır, kükürt, sahtiyan, gön olup dışarıya çıkarılmazdı. Yalnız zahire ender olarak, memleket sıkıntıya düşmeyecek derecede ihtiyaç fazlasının çıkmasına müsâade edilirdi. Sulh zamânında ihtiyaç fazlası; balmumu, donyağı, koyunderisi, çadırbezi, pamuk, pamuk ipliği, meşin yaprağı, ipek, ipekli dokumaların ihracına da müsâade edilirdi. Çuha, sülyen, zeybak, bakır tel, sarı teneke, üstübec, kâğıt, cam, sırca, boya, iğne, boncuk, makas, ayna, kürk, balık dişi, ithâl edilirdi. Osmanlı Devletinin ticârî muâmele yaptığı mühim ticâret ve iskele merkezlerinden, İstanbul, İzmir, Selânik, Avlonya, Draç, Payas, Trablusşam, Sayda, İskenderiye, Basra, Kalas, Kefe, Sinop, Trabzon limanları ile İstanbul, Edirne, Gümülcine, Filibe, Sofya, Üsküp, Manastır, Yanya, Bosna-Saray, Budin, Bursa, Ankara, İzmir, Konya, Diyarbekir, Mardin, Erzurum, Halep, Şam, Kahire, İskenderiye, Bağdat, Musul başlıca ticâret merkezleriydi. Yabancıların haberleşmesini sağlıyan sâi denilen posta teşkilâtı ve bunların başında sâibaşılık adıyla posta müdürlüğü teşkilâtı vardı. İhrâcât ve ithâlât uzun zaman Osmanlı hâkimiyetinde devirlere göre, mevcut devletlerle yapılırdı. Bunlar zamâna göre; Ceneviz, Venedik, Dubrovnik, Floransa, Bizans, Milano, Napoli, Katalonya (İspanya), Lehistan, Roma, Rusya, İngiltere, Prusya, Avusturya, Almanya, İran, Mısır Memlûkleri idi. Devlet tüccara ve müstahsile her bakımdan destek ve yardımcı olurdu. Son devirlerde yerli ve yabancı bankalar kuruldu. Osmanlı iktisâdî ve ticârî sisteminde fâiz yoktu. Son devir amatör araştırmacılar ve meselenin esâsını bilmeyenler tarafından kasıtlı olarak fâiz olduğu yazılmaktadır. Bu kimseler, aslında İslâmiyetin izin verdiği fakat çok az tatbik edilen iyne yolu ile ödünç vermeyi fâiz zannetmektedirler.

Toprak idâresi; Osmanlılarda beş türlü toprak vardı: 1) Mülk; milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı harâçlı, pekçoğu öşürlü idi. Mülk olan toprak dört türlüdür. Birincisi, köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen yerlerdir. Bunlar, mîrî toprakken, halîfenin izniyle millete satılmış yerlerdir. Yâhut öşürlü veya harâçlı yerlerdir. İkincisi, halîfenin izniyle millete satılan mîrî tarla, çayırlardır. Buraların mahsûlünden uşr verilir. Üçüncüsü uşrlu, dördüncüsü harâçlı topraklardır. Bu dört çeşit toprağı, sâhibi satabilir. Vasiyet edebilir. Vârislerine, ferâiz bilgisine göre taksim olunur. Mîrî toprağı kirâlayan kimse, her şey ekebilir veya kirâ ile başkasına ektirir. Üç sene boş bırakılan toprak başkasına verilir. Kirâcı, mîrî toprağa izinsiz ağaç, asma dikemez. İzinsiz, binâ da yapamaz. Meyyit gömülmez. Mîrî toprak, tapu ile kirâlamış olanın mülkü olmaz. Bu kimseler kirâcıdırlar. Bu kimse vefât edince; toprağın vârisine kirâya verilmesi âdet olmuştur. 2) Mîrî topraklar. Memleketin çoğu böyle olup, kirâya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı, öşürlü oldu. 3) Vakıf toprakları olup öşürlü idi. 4) Umûma terk edilen meydanlar, çayır ve benzerleridir. 5) Beyt-ül-malın ve hiç kimsenin olmayan dağlar gibi, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip mahsûl alan Müslüman, öşür verir, öşür; toprak mahsûllerinin onda birini veya kıymeti kadar altın ve gümüşün fakirlere verilmesidir. Harâç; zor ile alınan topraklardan mahsûlün beşte bir, dörtte bir, üçte bir ve yarım nisbetindeki vergidir. Mîrî toprak, harp ile alınan memleketten beşte biri Beyt-ül-mal’ın olduktan sonra geri kalanlardan devlet reisinin kimseye vermeyip Beyt-ül-mala verdiği topraktır. Öşürlü veya haraçlı toprağın sâhibi ölüp, hiç vârisi kalmazsa, bu toprak beyt-ül-malın olur. Mîrî toprak olur. Peşin para ile çiftçiye kirâya verilir veya her sene kirâ olarak mahsûlün belli miktârı alınırdı. Mîrî toprak, tapu ile, müslim ve gayri müslim vatandaşlara kirâya verilirdi. Mîrî toprak kirâları, maaş karşılığı olarak askere ve subaylara verilirdi. Kirâ almak hakkı bulunan askere timarcı, subaylara za’îm denirdi. Sipâhilerle za’îmlerin ve has sâhipleriyle yurtluk ve ocaklık eshâbının timar, ze’âmet ve haslarıyla devlet memurlarının ve askerlerin maaş ve ulûfeleri dirlik sayılırdı. Osmanlılarda fetih ve sulh yoluyla hâkim oldukları yeni ülkelerin arâzisini tespit etmek için tahrir yapılırdı. Tahrir, nüfus ve arâzinin umûmî olarak deftere kaydedilmesine denilir. Yazma tevkiî denilen nişancı başkanlığındaki heyetçe ele geçen ve daha sonraki yıllardaki arâzi ve emlâkın kayıtları muntazamca tutulurdu. Bir yerin tahriri yapılacağı zaman muharrir-i memleket ve kısaca muharrir denen memur ve yardımcıları vazifelendirilirdi. Nüfuzlu ve dirâyetli beyler, ilmi ve ahlâkı ile temâyüz etmiş kadı ve müderrislerden seçilen muharrir ve yanındaki heyet, tahrir edeceği bölgeye gidince, oradaki vazifeliler, her türlü yardımı yaparlardı. Arâzi; pâdişâhlara mahsus haslar, vezirlere ve sancakbeylerine mahsus haslar, ze’âmet ve tımarlar, pâdişâhlara mahsus vakıflar, diğer vakıflar, mülkler olarak çeşitli türlere ayrılırdı. Sonra muharrir, şehir, kasaba ve köyleri birer birer dolaşarak buralarda oturan vergi mükelleflerini, künyelerini, içlerinde ödemeyecekler varsa, hangi vergilerden ne sebeple muaf tutulduklarını kaydederdi. Ayrıca; topraklı ve topraksızları, evlileri, bekârları, ihtiyarları, sakatları, zanaat sâhipleri ve ilmiyeye dâhil olanları ayrı ayrı tespit ederdi. Sonra her köyün mer’ası, kışlağı, yaylası, korusu, ormanı, çayırı cins cins gösterilmek şartıyla buğday, arpa, nohut, mısır, ceviz, üzüm, bal, sebze, meyve, pirinç gibi mahsûllerin yıllık miktarlarıyla verilmesi gereken vergi tespit edilirdi. Bütün bu bilgilerin toplandığı deftere mufassal denirdi. Mufassal defterlerdeki bilgilere göre; yalnız idârî teşkilâtla köy isimlerini ve yıllık gelirleri gösteren mücmel veya icmâl defteri çıkarılırdı. Çok ince bilgilere göre tutulan bu defterler, tapu hükmündeydi. Muazzam tutulan bu tahrîrler; günümüzde de, Türkiye ve dışarıda kalan Osmanlı toprakları için kıymetini muhâfaza etmekte, hudut ve arâzi meselelerinin halline yaramaktadır. Osmanlının toprak idâre ve sisteminin tatbikatını, muazzamlığını devrin başka bir devletinde görmek mümkün değildir. (Bkz. Toprak Hukûku)

Sosyal hayat; Osmanlılarda sınıfsız toplum hayâtı vardı. Köle vardı, fakat; Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi; âzâd edilip, hürriyete kavuşarak, devlet kademesinde vazife alabilirdi. Kölelikten yetişme ve köle çocuğu pekçok devlet adamı yüksek memuriyetlerde bulunurdu. Kölelikten yetişme sadr-ı âzamlar da vardı. Bunlardan Koca Yusuf Paşa, Yusuf Ziyâeddin Paşa, İbrâhim Edhem Paşa, Reşid Mehmed Paşa, Hurşid Ahmed Paşa, Şâhin Ali Paşa, Silâhtar Süleyman Paşa, Siyavuş Paşa gibi sadr-ı âzamlar kölelikten yetişerek devlet kademesinde yükselen şahsiyetlerdir. Köylü hür olup, serflik yoktu. Köylüler ve kasabada oturan halk üretici durumundaydı. Şehirlerde esnaf, îmâlâtçı, sanatkâr, idâreci ve ilmiye teşkilâtı mensupları otururlardı. Askerliği Müslüman halk yapardı. Bütün ülke halkı Osmanlılık şuuru taşırdı. Milliyet ayırımı yapılmayıp, ümmet esâsı aranırdı. Gayr-ı müslimler askerlik yapmayıp, erkekleri cizye vermekle mükellefti. Müslümanlar çoğunlukta olup, dört hak mezhep (Hanefî, Şâfiî, Hanbelî, Mâlikî) ve bimezhep fırka mensupları da olmasına rağmen resmî mezhep Hanefiliktir. Müslümanların temsilcisi Halîfe olup, 1516 târihinden îtibâren Osmanlı pâdişâhları bu mânevî makamın da temsilcileridir. Hıristiyanlardan Ortodoks mezhebinin merkezi İstanbul’dadır. Ermeni patrikliği de İstanbul’da olup, merkezleri de Osmanlı hâkimiyetindeki Revan’dı. Osmanlı topraklarında Katolikler de bulunmasına rağmen merkezleri Vatikan’dı. Yahûdîlerde olan Filistin, Osmanlı tebeasındandı. Mûsevîliğin doğuş yeri ve merkezi Osmanlı toprağı idi. Avrupalıların zulmünden kaçan Yahûdîleri de Osmanlılar himâye ediyordu. Osmanlı vatandaşı olan Müslüman ve gayri müslim topluluklar Rum, Ermeni, Yahûdî, Gürcü, Sırp, Bulgar, Macar, Rumen, kendi din ve dillerinde mâbet, okul açıp, ibâdetlerini yapabilme hürriyetine sâhiptiler. Bu hoşgörü, günümüzün hiçbir liberal, kapitalist, komünist ve dikta rejiminin imkân tanımadığı ölçüde serbestti. Gayri Türk Müslümanlar devlet kadrosunda ve orduda vazife alırdı, fakat gayri müslimler, Tanzimatın îlânına kadar bu hakka sâhip değildi. Gayri müslimler, Tanzimat ve Meşrutiyet ile devlet memuru ve orduya girme hakkı kazanmışlarsa da, askerlik yapmak istemediklerinden silâh altına alınmamışlardır. Serbest meslekle uğraşırlardı. Gayri müslimler tarafından işlenen hırsızlık, yol kesme, gasp, soygun, adam öldürme, devlet makâmına zarar verme, İslâm dînine karşı hareketler, devlet tarafından yasaklara uymama, câsusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe ve dışındakiler de, kendi kilise ve havralarında bakılırdı. Pâdişâhın, ülkedeki gayri müslim ve Türkler üzerinde tâvizsiz hâkimiyeti olup, din adamları ve kavmî liderleri, Avrupalıların ve Prusya’nın tahrikine kapılmadan önce merkeze hürmetkârdılar. Osmanlı tebeası olup da, propaganda ve tahriklerine kapılarak Osmanlıya ihânet eden kavimlerin hiçbiri bugüne kadar huzur yüzü görmemişlerdir.

Sosyal müesseseler; herkesin faydalanabildiği çoğu hayır müesseseleridir. İmâret, kalenderhâne, kervansaray, han, tabhâne, dârüşşifâ denen hastahâne, kütüphâne, çeşme, sebil, köprü ve ayrıca hayır için câmi, mescit, mektep, medrese, tekke, zâviye yaptırılarak, halkın istifâdesine vakfedilmiştir. Bu müesseselerin ihtiyaçlarının karşılanması, bakımı ve devam etmesi için muazzam geliri olan vakıfları da kuruldu. İmâret; medrese talebelerine, fakirlere ve her isteyene bedâva yiyecek dağıtmak üzere kurulan aşevleriydi. Pâdişâh, sadrâzam, vezir, beylerbeyi ve diğer devlet adamları, hâtunları ile hayırsever zenginlerin yaptırdığı pekçok imâret aslî ve başka gâyelerle de olsa hâlâ kullanılmaktadır (Bkz. İmâret). Kalenderhâne; şehirlere gelen yabancıların, seyyahların bedâva kalıp, yemek  yedikleri yerdir. Han ve kervansaray; yol üzerinde veya kasabalarda yolcuların konakladıkları ve hayvanlarının barındıkları binâlardır. Yolcular milliyet, din, inanış ayırımı yapılmaksızın üç gün ücret ödemeden kalabilirdi. Han ve kervansaraylar emniyetli ve sıhhî yerler olup, muhafızı ve reviri vardı (Bkz. Kervansaray). Tabhâne; fakirlerin barındıkları hayır eseridir. Tabhânenin yiyeceği imâretlerden karşılanırdı. Dâr-üş-şifâ; hastaların tedâvi edildiği hastâne ve tıp mezunlarının pratik ve tatbikat yaptıkları tıp fakültesi mâhiyetindedir. Hastaların teşhis ve tedâvileri yapılıp, bulaşıcı, akıl ve kadın hastalıkları için ayrı bölümler vardı. Osmanlı başşehirlerinden Bursa, Edirne, İstanbul ve diğer şehirlerde muazzam dârüşşifâlar yapıldı. Bursa Dârüttıbbı, Edirne Cüzzamhânesi, Fâtih Dârüşşifâsı, Edirne Bîmaristanı, Üsküdar Cüzzamhânesi, Süleymâniye Dârüşşifâsı ve Dürüttıbbı, Toptaşı Bîmarhânesi, Bezm-i âlem Vâlide Sultan Vakıf Gureba Hastânesi, Gülhâne Hastânesi, Gümüşsuyu Hastânesi, Gülhâne Hastânesi, Gümüşsuyu Hastânesi, Zeynepkâmil Hastânesi gibi daha pekçok hastâne yapıldı (Bkz. Hastâne). Kütüphâne; medrese, mektep mensuplarının, talebe ve halkın ihtiyacı olan kitapların bulunduğu müessesedir. Pâdişâh, sadrâzam, vezir ve diğer devlet adamları on binlerce kıymetli ve nâdide eserin toplandığı kütüphâneler yaptırdılar. Külliyeler içinde Fâtih, Süleymâniye, Selimiye, Topkapı Sarayında Üçüncü Ahmed, Ayasofya, Nûr-u Osmaniye, Köprülü, Mahmûdpaşa, Bâyezîd, Şemsipaşa, Ragıppaşa, Hüsrevpaşa, Âtıf Efendi kütüphâneleri meşhurlarındandır (Bkz. Kütüphâne). Çeşme ve sebil; Osmanlılar bunlardan memleketin her tarafında pekçok yaptılar. Topkapı Sarayı ve Üsküdar’da Sultan Üçüncü Ahmed, Sirkeci ve Tophâne’de İkinci Abdülhamid, Tophane çeşmeleri dâhil daha pekçok çeşme ve sebil hâlâ kullanılıp, tatlı, berrak suları kana kana içildikçe bânileri rahmetle yâd edilmektedir (Bkz. Çeşme). Köprü; halkın ve seferde ordunun geçişini kolaylaştırmak için ülkenin her tarafında çok sağlam mîmârî husûsiyetlere sâhip, meşhur köprüler yapıldı. Sultan Orhan Gâzi (1326-1359) zamânında Bursa’da Nilüfer Hâtun; Sultan İkinci Murâd Han (1421-1451) zamânında Uzunköprü’de; Sultan Murâd Han, Lüleburgaz ve Vişegrad; Sokullu Mehmed Paşa zamânında Büyükçekmece’de Büyükçekmece, Alpullu’da Sinanlı, Ceyhan’da Misis, Hoşap’ta Hoşap ve memleketin her tarafında daha pekçok köprü yapıldı. Câmi; başta pâdişâhlar olmak üzere hanım sultanlar, devlet adamları ve hayırsever pekçok zengin memleketin her köşesini süsleyen güzide câmiler yaptırdılar. En büyüğü başşehirlerden Bursa, Edirne ve İstanbul ile bugün Türkiye sınırları içinde ve dışında kalmış inşâ edilen yüzlerce câmide hâlâ ibâdet edilmektedir (Bkz. Câmi). Mektep; her seviyede eğitim ve öğretimin yapıldığı müesseselerdi. Anaokulu mâhiyetindekinden tutun da ihtisas okullarına kadar hepsi çeşitli adlarla mevcuttu. Adlî, mülkî, sivil, askerî ve dînî pekçok okul memleketin her tarafında yaygın olup, bir kısmı hâlâ kullanılmaktadır. Medrese; dârülfünûn, üniversite mâhiyetinde öğretim yapan din ve fen ilimleri müessesesidir. İlk medreseyi İzmit’te Orhan Gâzi (1326-1359) inşâ ettirdi. Sonra gelen Osmanlı pâdişâhları, Bursa’da Yıldırım, Merzifon’da Çelebi Mehmed, İstanbul’da Fâtih, Amasya’da Kapuağası, İstanbul’da Bâyezîd ve Süleymâniye medreseleri gibi pekçok yeni medrese inşâ ve îmâr edildi (Bkz. Medrese). Tekke ve zâviye; tasavvuf ehlinin zikir, ibâdet ve ilim öğrenip, ikâmet ettikleri yerler olup, başta İstanbul olmak üzere memleketin her tarafında; en ücrâ köşesine kadar yaygın şekilde vardı.

Eğitim ve öğretim; Her seviyede eğitim ve öğretim yapılırdı. Sıbyan mektebinden üniversite mâhiyetindeki dârülfünûn ve medrese ile medrese-i mütehassısîn denilen ihtisas müesseselerine kadar teşkilâtlı idi. Câmilerde yapılan günlük vaazlarla da vatandaşlar eğitilirdi. Osmanlı eğitim sistemi, İslâm terbiyesi ve örfe göreydi. Öğretim İslâmî esaslara göre olduğundan her Müslüman Kur’ân-ı kerîm okumasını bildiğinden, Osmanlıca da Kur’ân harfleri ve ilâvelerinden meydana geldiğinden Müslümanlar arasında okuma-yazma nisbeti yüzdeyüze yakındı. Gayri müslim tebeadan dağ ve mağaralarda yaşayıp, medeniyeti kabul etmeyen taassup sâhipleri kişiler varsa da, Osmanlı hoşgörüsü bunlara baskı yapmaktan uzaktı. Bunlar hâlâ böyle olup, insanlar arasına karışmamışlardır. Osmanlının bütün memlekete şâmil eğitim ve öğretim müesseseleri olduğu gibi, gayri müslim ve bâzı gayri Türk ve yabancıların da okulları vardı. Sıbyan, rüştiye, idâdî, dârülfünûn, çeşitli medreseler, mekteb-i aklâm, mekteb-i fünûn-i idâdiye, mekteb-i fünûn-i mâliye, mekteb-i fünûn-i nücûm, mekteb-i maarif-i adliyye, mekteb-i nüvvâb, mekteb-i Osmanî, mekteb-i sultanî, mekteb-i tıbbıyye-i mülkiyye, mekteb-i ulûmu-i harbiye adlarıyla ve pekçok askerî ve sivil okul vardı. Türkiye’deki Gayri müslim azınlık ve yabancılar da kendi dil, din ve kültürlerinde mektep açtılar. Rum, Ermeni, Yahûdî, Fransız, İtalyan, Avusturya, Amerikan, Ortodoks, Gregoryen, Katolik, Süryânî, Mûsevî gibi azınlıklar, çeşitli din, dil ve yabancıların başta İstanbul olmak üzere Selânik, İzmir ve diğer merkezlerde okulları vardı. Okulların kitap, âlet ve edâvatları ülke içinde hazırlanıp, îmâl edildiği gibi dışarıdan da getirilip, tercüme de yaptırılırdı. Eğitim ve öğretim her devirde yaygın ve mükemmel olmasına rağmen, Sultan İkinci Abdülhamîd Han (1876-1909) zamânında daha artıp, mükemmelleşti. Memleketin her köşesine aynı şekil ve değerde liseler yaptırdı. Bunların bâzıları hâlâ daha sağlam olup, eğitim ve öğretim seviyesi bakımından Türkiye’nin en meşhur liseleridir. Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde öğrenci-öğretmen-veli münâsebetleri mükemmel olup, hocaya hürmet edilirdi. Hoca da talebesine şefkâtle muâmele ederdi. Okullarda falaka olmayıp, dayak karakollarda vardı.

İlim; Osmanlılarda bütün dînî, fennî, sosyal ilimler ve teknik bilgiler kuruluşundan sonuna kadar her seviyede öğretilip, tatbik edilerek, yayıldı. Osmanlı Devletinin kuruluşunda, kurucuların etrafında  Anadolu Selçukluları devrinde yetişen âlim ve velîler vardı. Osman Gâzi dâhi, devrin şeyhlerinden olan ve bölgede büyük îtibar görüp, hürmet edilen Şeyh Edebâlî’nin talebesi ve dâmâdıydı. Osman Gâziden sonra pâdişâh olan Sultan Orhan Handan Vahideddîn Hana kadar bütün Osmanlı sultanları ilme hizmet edip, meşgul olan âlimlere hürmet göstererek onların teveccühünü kazanmışlardı. Memleketin her tarafı ilim yuvası müesseselerle donatılarak, ışık ve feyz kaynağı olmuştur. Osmanlılar devrinde yapılan mektep ve medreselerden, yazılan kitap ve diğer eserlerin bâzılarından hâlâ faydalanılmaktadır. Osmanlılar devrinde dînî ilimlerden; ilm-i tefsir, ilm-i usûl-i hadis, ilm-i hadis, ilm-i üsûl-i kelâm ilm-i kelâm, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i ahlâk da denilen ilm-i tasavvuf, ilm-i kıraat, akâid, belâgat, ilm-i Kur’ân, ilm-i ferâiz, fennî ve sosyal ilimlerden de; riyâziye (matematik), hendese (geometri), heyet (astronomi) ilm-i nebâtat (botanik), hikmet-i tabi’iyye (fizik), ilm-i kimyâ (kimyâ), ilm-i tıp, mantık, felsefe, içtimâiyet (sosyoloji), Doğu ve Batı dilleri ve edebiyatı, Slav dilleri, coğrafya, târih, lügat dâhil bütün ilimler tahsil edilirdi. Bu ilim sahalarında her devirde pekçok âlim yetişip, kıymetli eserler bırakarak, ilme hizmet ettiler.

Osmanlıların kuruluşundan îtibâren dînî ve hukûkî sahada yetişen meşhur ilim adamları ve eserlerinden bâzıları: Şerefüddîn Dâvûd-i Kayserî (vefâtı 1350), İznik Medresesi müderrislerindendi, on üç kadar eser yazdı. Şeyh-ül ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin Fususü’l-Hikem adlı meşhur eserini Matlau Husus-il-Kilem fî Meânii Fusus-il-Hikem adıyla şerh etti, yâni açıkladı. Molla Fenârî (vefâtı 1431) yüzden fazla eser yazdı. En meşhur eseri Fusus-ül-Bedâyi li Usûl-iş-Şerayi. İbn Melek İzzuddîn Abdüllatif (vefâtı 1394), müderris olup, fıkıhtan Mecmau’l-Bahreyn ve Mülteka’n-Nehreyn, Menzilül Envâr, hadisten Meşârik-ül-Envâr. Hızır Bey (vefâtı 1459) ilim dağarcığı lakâbıyla tanınır. İstanbul’un ilk kâdısıdır. Yetiştirdiği talebelerinden Muslihuddîn-i Kastalânî, Hocazâde, Tâcizâde, Hatipzâde, Muarrifzâde, Kâdızâde-i Rûmî, Mûsâ Paşa ve Tazarruat sâhibi Sinan Paşa meşhurdur. Molla Hüsrev (vefâtı 1480) Dürer, Gurer, Mirkat, Mir’at eserlerinin sâhibidir. Hocazâde Muslihüddîn Mustafa (vefâtı 1488), Tehâfüt sâhibidir. Sinan Paşa (vefâtı 1486) Tazarruât, Tezkiret-ül-Evliyâ eserlerinin sâhibidir. Ali Kuşçu (1397-1474), dînî ve fennî ilimlerde eser sâhibidir. Zîc-i Gurgâni’yi tamamladı. Müderristi, Risâle-i Muhammediye ve Risâle-i Fethiyye eserlerinin sâhibidir. Molla Lütfi (vefâtı 1495), müderristi. Hendeseden Târif-ül Mezbah, Mevzuat ve daha birçok kitabı vardır. Müeyyedzâde Abdurrahman (vefâtı, 1516), Mecma-ül-Fetâve, Cüz’ü Lâyetecezza eserlerinin sâhibidir. Âli Cemalî Efendi (vefâtı 1520). Zenbilli Âli Efendi adıyla da tanınan meşhur şeyhülislâmdı. Muhtarat fetvâlarının toplandığı eseridir. İbn-i Kemâl Ahmed Şemseddîn Paşa (vefâtı 1536), (Müftiüs-sekaleyn yâni insan ve cinin müftüsü ünvânı sâhibidir. Şeyhülislâmdı. Üç yüz kadar eseri vardır. Atufî Hayreddîn Hızır (vefâtı 1541) Arap edebiyatında, tefsir, hadis ve kelâmda ihtisas sâhibiydi. Ravz-ul-Esnan fî Tedbir-i Sıhhat-i Lebdan adlı tıbbî eserinin yanında daha on beş kıymetli telifi vardır. Kınalızâde Ali (vefâtı 1565), müderristi. Ahlâk-ı Alâî, Tabakât-ı Hanefiyye, Durer ve Gurer Hâşiyesi ve daha on kadar eseri vardır. Taşköprülüzâde Ahmed Îsâmüddîn (vefâtı 1561), Şakayık-ı Nu’mâniye, Mevzuat-ül-Ulûm adlı telifleriyle tanınır. Celâlzâde Sâlih Efendi (vefâtı 1565), müderristi. On dört kadar eseri vardır. Câmi-ül-Hikâyat Tercümesi, Târih-i Mısr-ı Cedid, Târih-i Budin, Fetihnâme-i Rodos, Mohaçnâme eseriyle tanınır. Ahmed Cevdet Paşa (1823-1894) Mecelle’yi hazırlayan heyetin başkanı olup Kısas-ı Enbiyâ ve Malûmat-ı Nafi’a eserleri meşhurdur. Diğer ilim ve teknik sahalarda da pekçok âlim yetişip, kıymetli eserler vermişlerdir. Edebiyat; yedi yüz yıla yakın iktidarda kalan ve dünyânın en büyük devleti olan Osmanlı Devleti; başta pâdişâhlar olmak üzere pekçok şâir ve edib yetiştirdi. Dünyânın en verimli lisanlarından olan Osmanlıca yazı ve dilini geliştirdi. Yazma ve basma pekçoğu Türkiye kütüphâne ve arşivlerinde olmak üzere, dünyânın her tarafında pekçok Osmanlıca eser vardır. Osmanlıca; devlet lisanıydı. Osmanlı sultanları halîfe ünvânını da taşıdıklarından Osmanlı Türkçesiyle yazılıp basılmış eserler dünyânın dört bir tarafına yayılmıştır. (Bkz. Türk Edebiyatı)

Güzel sanatlar; mîmârî, çinicilik, minyatür sahalarında muhteşem, nâdide eserler verildi. Mîmarlık sahasında, kendine has, estetik mâhiyette sanat eserleri yapıldı. Bunu sivil, askerî, dînî, mülkî, adlî, sosyal ve kültürel eserlerde en güzel şekilde başta İstanbul olmak üzere, memleketin her tarafında görmek mümkündür. Topkapı, Yıldız, Çırağan, Göksu Kasrı, Dolmabahçe, Beylerbeyi sarayları, Selimiye Kışlası, Kuleli Askerî Lisesi, Anadolu ve Rumeli Hisarları, Bursa Yeşil, Ulu câmileri, Edirne’deki Selimiye Câmii, İstanbul’daki Fâtih, Mahmûd Paşa, Süleymâniye, Şehzâdebaşı, Sultanahmed, Nûruosmâniye, Vâlide Sultan; Manisa’da Murâdiye, Hâtuniye câmileri; Mahmûdpaşa, Sultan Süleyman, Sultanahmed, Fuadpaşa, Mahmud Şevket Paşa, Hürrem Sultan, Nakşidil Sultan türbeleri; Nilüfer Hâtun İmâreti, Kapalıçarşı, Sultanahmed Çeşmesi, Mîmar Sinân Sebili, Fâtih, Süleymâniye medreseleri, Haseki, Gureba Hastâneleri Osmanlı mîmârî eserlerinin nümûneleridir (Bkz. Mîmarlık). Cinicilik; dekoratif şekiller olup yaygın olarak câmilerde, saraylarda ve diğer eserlerde kullanıldı. Minyatür; nakkaşlar tarafından kâğıt, duvar, tahta ve taşa zarif şekilde işlenirdi. Kat’ı denilen kâğıt oymacılığı sanatı da vardı. Hat; güzel yazı sanatı olup, yazarlarına hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî’, İcâze, Ta’lik, Divânî, Celi, Rik’a, Ma’kili dâhil, bin kadar çeşidi vardı (Bkz. Hat). Halıcılık, kumaşçılık, dericilik, ciltçilik, kitapçılık, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcılık, mürekkepçilik, mobilya, sandalcılık da ayrı birer sanat dalı olarak, her sahada eserler verildi. Ahlâk; Osmanlı idâresinde İslâm ahlâkı hâkimdi. Pâdişâhın sarayında İslâm ahlâkı en güzel şekliyle yaşanır, buradan halka yayılırdı. Enderunda yetiştirilerek taşra çıkarılan beyler ve askerler bir taraftan haremde yetiştirilerek üstün ahlâk sâhibi kimselerle evlendirilen câriyeler, güzel ahlâkın çevreye yayılmasında başlıca âmil oldular. Memlekette umûmî kâideler dâhil gayri müslimler hâriç herkes İslâm ahlâkına ve örfe uymak mecburiyetindeydi. Vatanseverlik, Osmanlılık şuuru, vakâr, büyüğe hürmet, küçüğe şefkât, vefâ ve sadâkat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve müsâmaha, tevekkül, nâmus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine riâyet edilirdi. Güzel ahlâk, kıymet ölçüleri sâyesinde memleket emniyet ve huzur içinde olup, tam bir kardeşlik havası hâkimdi. Osmanlı ahlâkını gören devrin sefir ve seyyahları yazdıkları eserlerde gıbtayla bahsetmekte ve okuyanları imrendirmektedirler. Sultan İkinci Abdülhamîd Han (1876-1909) zamânında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinople (İstanbul) 1883 adlı eserinde şöyle yazmaktadır: “Paşasından sokak satıcısına kadar istisnâsız her Türkte vakâr, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile, aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyâfetleri farklı olmasa, İstanbul’da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve kibar cemâatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakârete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hıristiyan câmiye girip Müslüman ibâdetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahi göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir tezâhüre şâhit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzûmundan fazla işgâl etmek, ayıp sayılır.”

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi Cilt 16

Makaleyi paylaş

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn