Tarihçilerin umumiyetle ittifak ettikleri bir husus, en çok tahrif edilmiş, yanlış yorumlanmış, iftira ve karalamalara uğramış devletin Osmanlılar olduğudur. Bu tahrif içerisinde şüphesiz aslan payını da II. Abdülhamid Han almıştır.

Araştırdıkça değeri anlaşılan ve her geçen gün biraz daha hayranlık duyulan II. Abdülhamid Han, vefatının üzerinden tam bir asır geçtiği halde nesillerimize neden anlatılamadı? Belki de insanların zihnini en fazla kurcalayan suallerden biridir bu!

Son yıllarda sıkça duyduğumuz, dillerimize pelesenk olmuş bir söz var! Necip Fazıl Kısakürek Bey’in bir teşhisidir:

“II. Abdülhamid Han’ı anlamak her şeyi anlamak olacaktır”.

El-hak doğru ve tam yerinde söylenmiş bir sözdür. Fakat acı olan tarafı günümüzde bu sözle makalesine giriş yapanlar da, konferansına başlayanlar da maalesef II. Abdülhamid Han’ı doğru anlamaktan uzak kalmaktadır. Mevlana hazretlerinin:

Sözlerim fehmin kadardır kıl nigah

Hasretim fehm-i sahiha ah ah

beyti sanki bu durum için söylenmiştir.

II. Abdülhamid Han fevkalade problemli bir zamanda tahta çıktı. Saltanatının ilk yılında devlet, yönetimi elinde tutan bürokratlar tarafından 93 Harbi’ne sürüklendi. En acı felaketler yaşandı.

Dağılmak ve yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalan ülkenin idare dizginlerini eline aldı. Basiretli idaresiyle 30 sene içerisinde devlete kaybolan prestijini tekrar kazandırdı.

Ülke de şu anda mevcut ne kurum varsa hepsi Abdülhamid Han döneminden kalmıştır.

Abdülhamid Han, Osmanlı ruhunu temsil eden son padişahtır.

Peki, bu büyük hakan, neden hakkıyla bilinemedi ve anlaşılamadı?

Abdülhamid Han’ın tahtan indirilmesi dünya, Müslüman ve Türk tarihi için çok mühim bir hadisedir. Adeta bir dönüm noktasıdır. O, son derece derin irtibatları olan bir tertiple tahtından alaşağı edildi. Onun saltanattan uzaklaştırılmasıyla birlikte, kendisini döneminde anlayamayanlar, düşmanı olanlar ve hatta tahtından alaşağı edenler sonraki yıllarda hep baş tacı edildi. Onun yanında duranlar, onu sevenler ve ona sahip çıkanlar ise devamlı kötülendi. Böylece Türkiye’de her kesimin kendince bir kahramanı oldu. Fakat bu kahramanlar, nedense Abdülhamid Han ile zıt ve hasım kişilerdi. Düşmanlarının izinden gidenlerin, onu doğru bir şekilde anlaması nasıl mümkün olacaktı? İşte insanlar bu ikilemi aşmakta her zaman zorlandı.

Dolayısıyla padişahı, saltanatı döneminde anlayamayan ve azılı düşmanlık edenlerin, neden bu hataya düştükleri suali günümüzde de hiç sorgulanmadı! “Hatadır canım”. “Padişah, peygamber değil ya, elbette onun da hataları vardı”, deyip geçiştirildi. İşte bu sığ ve kısır analiz, padişah ve İslam’ın düşmanlarını hep gölgede bıraktı. O görünmez gölge içerisindekiler de aynı oyun ve kurgularını hep devam ettirdiler.

Bakınız günümüzde çok çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı. Son dönemlerde devletimizi işgal teşebbüsünde bulunanların tertipleri ile II. Abdülhamid Han döneminde oynanan oyunlar, tıpatıp birbirlerine benzemekteydi.

Aslında bu çarpıcı gerçeğin üzerinde de ciddi analizler yapılmalıdır. Zira bu gerçek Abdülhamid Han’ın anlaşılamamasından ve asıl oyun kurucuların hep karanlıkta kalmasından kaynaklanmıştır. Artık hadiselerin, bir takım komplekslerden sıyrılarak değerlendirilmesinde zaruret vardır.

Osmanlı Devleti’ni yok etmek isteyenler onu tahtından indirmeden emellerine nail olamayacaklarını anlamışlardı. Siyaseten yıkamadılar. Suikastlar tertip ettiler, başaramadılar. Bir tek yol kalıyordu: Onu kendi milletinin gözünden ve gönlünden düşürmek. Bunun için de iftira furyasına giriştiler. Aleyhinde kitaplar, makaleler yazdılar, iğrenç karikatürler çizdiler. Kızıl Sultan, zalim, hunhar, müstebit diyerek yaftaladılar. Mason cemiyetleri ile milletin içine sızdılar. Mevki ve paralarla kandırdıkları gençleri, padişahına düşman ettiler.

Neticede II. Abdülhamid Han’ın kurduğu mekteplerde yetişen gençler yabancıların iftiraları ile zehirlendiler. Ardından yabancıların içerideki dili oldular. Padişah ve halifelerine, müstebit, baykuş, hayvan, domuz gibi en ağır ve çirkin ithamlarla saldırdılar. Başta Ermeni ve Siyonistler olmak üzere din ve devlet düşmanı bütün gayr-ı milli çetelerle ittifak ettiler. Öyle ki Meşrutiyet fikri, sanki amentüleri olmuştu. Ne pahasına olursa olsun Meşrutiyet idaresi gelsin, isterse din ve devlet gitsin umurlarında dahi değildi!

II. Abdülhamid Han içerden ve dışarıdan başlatılan bu korkunç linç girişiminin sonunda saltanattan indirildi. Fakat bütün bu yazılanlar, karalamalar, iftiralar sonraki tarihçilere miras kaldı. Onlar da düşmanlıkla yazılan bu ifadeleri ana kaynak gibi kullandılar.

İstihbarat örgütünü kurdu: “Vesveseci” dediler.

Jurnallerle devlet düşmanlarının faaliyetlerinden haberdar oldu: “Korkak ve vehimli” dediler.

Müslümanları bir arada tutmak maksadıyla ittihad-ı İslam davası uğrunda gece gündüz çalıştı: “Politika yapıyor” dediler.

Bir kısmı elinde renkli su (şerbet) görse içki içiyor derken, bir kısmı da:

“Herifin sofrada şampanyası hala ayran

Bari yirminci asırdan utan artık hayvan”

diyerek içki içmediği için aşağıladı.

Buhari-i Şerif kitabı başta olmak üzere Ehl-i Sünnet eserlerini bastırıp, bilâbedel dağıttırdı: “Dünyevi hedef ve maksatlarına varmakta dini, bir vasıta olarak kullandı” dediler.

Tıpkı Filozof Rıza Tevfik’in “Şeytan ne dediyse biz beli dedik” mısraına uygun hareket edildi.

Neticede bu kadar karalamanın ve iftiranın odağındaki padişahı anlamak mümkün olmadı.

Jön-Türkler’i kimler destekliyordu? İttihatçılar, Ermeni ve Yahudilerle neden işbirliği içerisinde idiler? Ünlü İngiliz casusu ve Pan-İslamizm kisvesi ardında İslam’ın ve padişahın yıkılmasında büyük rol oynayan ve kendisinden etkilenen herkesi padişaha düşman eden Afgani kimdi? Devletin asli unsurları, padişaha karşı nasıl hasım hale getirildi? Bir imparatorluğu toprağa gömenler yıllar boyu kahraman ilan edilirken Türk’ü son olarak üç kıtada ayakta tutan yüce hakanı ve Müslümanların halifesi neden “Kızıl Sultan” diye yaftalamaya devam edildi?

İşte bütün bu suallerin cevabı verildikçe Türk’ü ve İslam’ı yok etmeye azmetmiş olanların asıl kimlikleri görülecek ve onların içerideki iyi niyetli ve gayretli maşalarının nelere hizmet ettikleri daha açık bir biçimde ortaya çıkacaktır.

Bilerek veya bilmeyerek azılı Türk ve İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek ve onların samimi, iyi niyetli, gayretli, canını bile ortaya koyacak kadar feragat ehli bir maşası olmak istemeyenler, II. Abdülhamid Han devrini hakiki manada anlamaya mahkûmdur. Aksi halde bu feci akıbetten kurtulamazlar.

“Fesad olsa esasında binanın payidar olmaz”, demişlerdir. İhanet edenler de asla muradına eremezler.

Elinizdeki KAYI X, II. Abdülhamid Han kitabı, padişahın üç kıtaya yayılan Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmak, Müslümanları rahat ettirmek, İslam’ı yüce kılmak, Ehl-i Sünnet itikadını bozulmaktan kurtarmak, ila-yı kelimetullah davasını sürdürmek yolundaki büyük mücadelesini, şahsiyetini, eğitim ve imar sahasındaki dev hamlelerini, Osmanlı’ya son vermek isteyen asıl düşmanları, onların oyununa gelen maşaları, nihayet günümüze ışık tutmak ve geleceğimizi yönlendirmek yolunda tarihi tecrübeleri bize sunmaktadır.

Tabi ki doğru anlamak isteyene…

Bir eser ortaya çıktığında nice araştırmaların katkısını da içinde barındırdığı unutulmamalıdır. İstifade ettiğimiz tüm araştırma sahiplerine teşekkür borçluyuz. Ancak ana kaynaklar bir tarafa bırakılırsa, son yıllarda II. Abdülhamid Han döneminin çeşitli safhalarını aydınlatmak üzere ciddi eserler ortaya koyan ve kendilerinden fazlaca istifade ettiğim Prof. Dr. M. Kemal Öke, Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Prof. Dr. Vahdettin Engin, Prof. Dr. Taha Niyazi Karaca, Prof. Dr. Bayram Kodaman, Prof. Dr. Kemal Karpat, Yılmaz Öztuna, İsmail Hami Danişmend, Prof. Dr. Necmettin Alkan, Orhan Koloğlu, Doç. Dr. Yılmaz Karadeniz ve Ahmet Uçar beylerin yeri farklı olmuştur. Vefat edenlere rahmet, hayatta bulunanlara hayırlı uzun ömür ve çalışmalarının devamını dilerim.

Türk ve dünya tarihinin mümtaz siması II. Abdülhamid Han’ın vefatının yüzüncü yılında, böyle bir eseri ilim âlemine kazandırmamı nasip eden rabbime hamd ediyorum. Eseri yakın bir tarihte kaybettiğim oğlum İsmail’in ruhuna (v. 2016) rahmet olması dileğiyle ithaf ediyorum.

Eserin basımını gerçekleştiren Timaş Yayınları’na ve tarih editörleri Zeynep Berktaş ile Neval Akbıyık’a şükranlarımı sunuyorum.

Nihayet eserin hazırlanmasında büyük emeği geçen Hamza Umut Albayrak, Ahmet Mercan, Fehim Harmanşa ve Hakan Gürsel beylere müteşekkirim.

“Maksadı anlatmayan söze yazıklar olsun!”

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Mart 2018, İstanbul

Makaleyi paylaş

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn